Diyarbakır Hapishanesi

Diyarbakır Hapishanesinin yıkılacağı sözü verildi…

İşkence merkezleri arasında sırabaşı olduğu için mi?

Bu hapishanede Kürtlere işkence edildiği için mi?

Yoksa Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kara bir leke gibi duran bir demokrasi ayıbı olduğu için mi?

Hangi gerekçeyle olursa olsun; devletin en yetkili kişisinin yani başbakanın, yirmi bin kişiye hitaben dün Diyarbakır meydadında yaptığı konuşmada Diyarbakır Hapishanesi’nde işkence görenleri anması ve hapishanenein yıkılacağı sözünü vermesi çok anlamlıdır :

“Her birimiz tek tek o lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Diyarbakır Cezaevi’nde yatan herkes yaşadı bunu. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur. . Kıştı, bir hafta boyunca gece o beton avluda suyun içinde yatırıldık. İhtiyacımızı suyun içinde yapıp, ısınmaya çalışıyorduk. Her koğuşta hoparlör vardı. Her gün cezaevinin amiri olan yüzbaşının konuşmasını esas duruşta bir saat dinliyorduk….

Bedii Tan ayakta duramıyordu. Kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi. Duvara tutunarak güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan’ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Bedii Tan öldükten sonra koğuşa bir hâkim yüzbaşıyla asteğmen geldi. Bize, ‘Bedii Tan koğuşa gelmeden önce ishale yakalanmıştı. Bağırsak enfeksiyonundan öldü’ diye bir ifade imzalattılar.

Kaynak: 12 Eylül döneminde tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi’nde üç yıl işkence gören Selim Dindar’ın  Neşe Düzel ‘e anlattıklarının yayınlandığı http://www.diyarbakirzindani.com web sitesinden alınmıştır.


Cezaevinin yıkılacağı sözünü başbakan  veriyor.

Yıkılması yerine acaba orası bir müzeye dönüştürülemez mi?


İşkence suçunun lanetlendiği, gelecek kuşaklara ibret olması amacıyla demokrasi ve insan hakları değerlerinin vurgulandığı, işkencenin ve işkencecilerin, etnik ve dini ayırım yapanların lanetlendiği bir kültür merkezi….

Böylelikle bundan böyle artık Türkiye  cumhuriyetinin tüm devlet görevlilerinin  demokrasi ve insan haklarına saygılı olacağının kanıtı olabilirdi…


Doğanın huzur veren sessizliği

Sıcaklardan ve gürültüden kaçıp saklandığımız bir huzur köşesi Antalya,National Golf Club.

Doğa ve biz dengedeyiz.

En azından bayrama kadar…

Likya Yolu’nda bir durak…Mercan Koyu.

Fethiye civarlarında Mercan Koyu’ nda turistlerin ve doğal yaşam tutkunlarının gittiği özel bir kamptan söz edildiğini duyduk.

Bir arkadaşımızın kızı orada çalışıyormuş. Hem de boğaz tokluğuna. Yaz kış orada kalıyormuş. Sedir ağaçlarının denize kadar indiği sarp kayaların arasındaki masmavi koyu elimizle koymuş gibi bulabilir mişiz .

Nitekim öyle de oldu. Elimizle koymuş gibi bulduk. Yukarıdan bakılınca bir su kabağına benziyordu koyun biçimi. Dağdan aşağıya kumsala kadar inen sedir ağaçlarının arasına saklanmış gibi duran taşdan ve ağaçtan yapılmış kulübeler vardı.

Altın rengindeki doğal kumsal ise bomboş metrelerce uzanıp gidiyordu. Koya hakim bir tepeye kurulmuş köyün çok hünerli ustaların elinden çıkmış taş evleri arasında ilk bakışta hemen eski bir bir kilise olduğu anlaşılan yapının avlusunda tahtaları kararmış sandalye ve masalarıyla köyün tek kahvesi vardı. Mermer ve granit karışımı taşlardan yapılmış istinat duvarı üç dört iri gövdeli sedir ağacıyla tamamlanmıştı.

Sedir ağaçları arasından dökülen şelale köpükler saçarak kendi açtığı gölete dökülüyordu. Göletin suyu ilerde kumsalın orada denize ulaşıyordu. Bu kilise avlusunun yıllar önce bu şelalenin ayağına ve manzaraya hakim tepenin yamacına yapılmasında mutlaka farklı bir anlam yatıyor olmalıydı.

Kumsaldan ya da şelalenin döküldüğü yerden toplanmış siyah ve beyaz yuvarlak taşlarla bir mozaik gibi işlenerek kaplanan zeminde av hayvanları ve avcı resimleri işlenmişti.

Duvarın kenarında oturan iki kişinin konuşmalarını duyuyordum. Giyimlerinden ve konuşma tarzlarından büyük şehirlerden tatillerini orada geçirmeye gelen entelektüel kişiler oldukları anlaşılıyordu.

Konuşmalarından çıkardığım kadarıyla biri kültür tarihçisiydi diğeri de arkeolog Mercan Koyu’nda Annika’nın paniyonunda kalıyorlarmış. :

Sidyma Köyü (1) ve Mercan Koyu neredeyse birbiriyle aynı kaderi paylaşan insanların uğrak yeri olma yolunda iki üç yıldır epey mesafe almıştı. Köylülerin bir kısmı bu durumdan memnun, diğer kısmı ise memnun değilmiş. Daha doğrusu memnun olmayanlar çoğunluktaymış.

Köylerinin civar tatil kasabaları gibi çok kısa sürede turist merkezi haline gelip arazilerinin değerinin kat be kat yükseleceği rivayetini dinleyerek geceleri rüyalarında olur olmaz hayaller kuran orta yaşlı adamlar köy kahvesinde sık sık Annika ‘nın kampını konuşur olmuş.

Koya her yıl daha fazla gelen turistlerin çoğu köy kahvesinin bu muhteşem terasında bir çay içmeden aşağıya inmezmiş. Bir süre sonra kahvede bira, şarap ve diğer içkiler de satılmaya başlanmış. Köyün yaşlıları ve tutucu ahalisi buna içerlese de pek seslerini çıkarmazlarmış.

Nihayetinde binlerce yıldır tüm Akdeniz ve Ege’ de ünlü şarapların yapıldığı bağların bulunduğu vadinin kenarında bulunan bir Likya köyü olarak şarabı yasaklamak da pek doğru olmazmış.

Bu köyün ahalisinin büyük çoğunluğu zaten kökleri oldukça gerilere kadar giden bölge ahalisiyle hiç bitmeyen savaşlar ve zulümden kaçan göçmenlerin karışımından oluşuyordu.

Selçuklu ve Osmanlı döneminde müslüman olan Rum, Ermeni ve Yahudilerden oluşmaktaymış. O zamanlar yedi bine varan nüfusuyla bir kasaba kadar büyüyen bu köyün akil adamları kiliseleri ve havraları cami ve mescidlere dönüştürmüş, isimlerini de türkçeleştirmişler. Binlerce yıldır hiç değişmeyen kılıç ve inanç dengesi yeniden sağlanmış ve bu acı çeken eski Anadolu halkı yaşama ve nefes alma imkanı bulmuş.

İsveçli Annika, gençlik yıllarında çok acı veren bir ilişkiden sonra sırt çantası ve uyku tulumuyla buralara bir arkeolog grubuyla keşif yapmak ve huzur aramak üzere gelmiş.

Köyde aylarca kalmış. Tepelerde yüzlercesi bulunan Likya mezarlarını büyük bir merakla keşfeden uluslararası grubun arasında yer almış, geceleri mezarların içinde bile uyumuş, kumsalda ateş yakmış, çırılçıplak denize girmiş, ot içmiş, onunla yatmak isteyen erkeklerin arasından gözünün tuttuklarına da zaman zaman hayır dememiş.

Köyün ahalisinin çok farklı olduğunu fark etmekte de gecikmemiş. Gizli ibadetlerine katılmış, yortu günlerinde törene yardım etmiş. Bu ikili yaşamın ruhunda kopan fırtınalara iyi geldiğini fark etmiş. Yaşama arzusuyla ve her şeye yeniden başlamak isteğiyle bu güzel insanlara teşekkür edip memleketine dönmüş.

Yıllar sonra yaşama yeniden dört elle sarılmış ve yeni bir çevre kurmuş,üniversitede bir okutmanlık görevi bulmuş. Bir adama aşık olup evlenmiş. İki yıl sonra deliler gibi sevdiği hayatının tek ışığı sandığı, kalbinin sahibi ve varlığının anlamı kocasıyla en yakın kız arkadaşını kendi yatağında yakaladığı anda önce rüya gördüğünü sanmış, sonra evden çıkıp en yakın Krog’a kendini zor atmış. Üçüncü kadeh vodkadan sonra barmenin şaşkın bakışlarına aldırmadan şişeyi alıp arka tarafdaki yarı loş masalardan birine sığınmış. Yaşlı barmen başını iki yana sallayıp Annika’nın masasına bira ve salatalık turşusu ve peynir götürmüş.

Annika yaşlı barmene gülümsemiş, gençlik yıllarında kırılan kalbini tedavi ettiği Fethiye Mercan Koyu’nu anlatmaya başlamış.Yaşlı barmen de oraya gidip bir daha geriye dönmemesini öğütlemiş.

Annika ,Muğla’nın küçük bir köyünde “Labranda” antik kentinde kazı çalışmaları yapan Lund Üniversitesi’nden tanıdığı arkeoloji rofesörünün yardımını istemiş, epey uğraştıktan sonra da Mercan Koyu’nda bir kişisel gelişim merkezi ve kamping açma iznini yetkililerden almayı başarmış.

Bu kişisel gelişim merkezinin kısa hikayesi de “kırık kalpler” ana teması üzerine kuruluymuş. Bunu kampa her gelen peşin olarak bilirmiş.Gelenler de çoğunlukla kalpleri kırık tadavi olmak isteyenler olurmuş. Koya hakim tepelerde Mayıs ayının ortalarında açan çiçeğin yapraklarından yapılan çayınn ve kayalıkların altında yetişen mercanlardan yapılan kolyelerin kırık kalplere iyi geldiği de söylenirmiş.

( “Öteki 12 Mart” Romanı’ndan bir alıntı. )

(1)Sidyma : Fethiye – Kaş yolu üzerinde, Eşen’den ayrılan bir yoldan 17 km sonra Sidyma ören yerine ulaşılır. Fethiye’ye 55 km olan Sidyma’nın eski tarihi pek bilinmemekle beraber ……..

“Askeri kontrol eden Roma’yı yönetir”

Yirmi asırdan fazla süren Roma İmparatorluğu 500 yıllık bir cumhuriyet tecrübesi yaşamıştır. ilk yıllarında Anadolu’ kent cumhuriyetlerinden etkilenerek “Res Publica” eğilimine girmiş olsa da ; cumhuriyetinin yıkılıp diktatörlüğe geçişinin ve giderek imparatorluğu yıkan esas sorunun askerlerin geniş çapta taraf tuttuğu Patrici – Pleb kavgaları olduğu söylenir.

MÖ 700 yıllarında kurulan ve 1453 yılında İstanbul’un fethiyle sona eren 2153 yıllık muazzam bir coğrafyaya yayılmış bulunan bu imparatorluğun etnik, dil, din çeşitliliği çok farklı bir devlet idaresini gerektiriyordu. İmparatorluğun tek bir resmi dini, ya da tek bir resmi dili yoktu. Devletin beş ayrı resmi dini olduğu gibi bir o kadar da resmi dili vardı.

İmparatorluğun geniş coğrafyasında söz sahibi olan “Patrici” adı verilen seçkinler sınıfı, senatoyu yöneten asiller, zengin tüccarlar ve bürokratlardan oluşuyordu. Halk diye nitelendirebileceğimiz “Pleb” ler ise çoğunluğu oluşturan ve İmparatorluğun çimentosu olarak adlandırabileceğimiz çok kültürlü, çok dilli, çok dinli geniş halk kitleleriydi. Plebler Roma vatandaşı olarak “Halk Meclisi” ne üye olabiliyorlardı., ancak bu meclisin yürütme erkini kullanma anlamında etkisi sınırlıydı; tavsiye kararları alabiliyorlardı.Yürütme erkini bünyesinde toplayan senatoda söz sahibi değillerdi. Populus Romanus bir göz boyamaktan ibaretti.

Kırallığın devrilmesiyle MÖ 509 da ilk cumhuriyet kuruldu ve Jül Sezar ‘ın orduyu bir tehdit unsuru olarak kullanmasıyla ilk diktatörlük deneyimini yaşadı ve daha sonra da tamamiyle diktatörlük sistemine geçti. Populus Romanus (Halk Meclisi) bir yıl süreyle görev yapacak olan iki konsülü (Bugünkü devlet başkanlığı ) belirliyorlardı. Önceleri imparatorluğun bir yıllık idaresi iki konsül tarafından rahatlıkla yürütülürken, genişleyen imparatorluk coğrafyası yeni konsüllerin atanmasını gerekli kıldı. Konsül sayısının ona hatta on ikiye yükseldiği dönemler de vardır.

Asillerin senatodaki güçlerini kullanarak toplanan vergileri ve diğer ekonomik unsurları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye başlamasıyla birlikte cumhuriyet rejiminde ilk sarsıntılar hissedilmeye başlar. Rüşvet ve yolsuzluklar imparatorluğun bürokrasisini çürütmeye başlar.

Roma İmparatorluğu’nda asker sınıfı her zaman önemli bir rol oynamıştır. Lejyonların idaresini gerçekleştiren generallerin senato üyeleriyle kurdukları ilişkiler her dönemde etkili olmuştur.

“Askeri kontrol eden Roma’yı yönetir” sözü ünlüdür.

Asker hiç bir vakit tam olarak “Pleb” yani halk tarafında olmamış hep ” Patrici” etkisinde kalmıştır. Bunda verilen rüşvetlerin çok büyük bir önemi olmasına karşılık generallerin verimli topraklarda bir valilik elde etme istekleri de vardır. Geniş imparatorluk topraklarında verimli bir bölgenin valisi olmak bir kral olmak kadar değerliydi.

Askerin bir kurum olarak geniş topraklara yayılmış olması beraberinde bir çok problemi de getiriyordu. Roma dışında bulunan lejyonların idaresi siyasi olarak senato üyelerinin yani konsüllerin iki dudağı arasındaydı. Konsüller siyasete askeri karıştırarak kendilerine güç sağlamaya başladıkları zaman da zaten cumhuriyetin sonu gelmişti.

Cumhuriyetin en büyük savunucularından ve bir dönem konsüllük yapan Marcus Tullius Cicero’nun yaşamı Roma cumhuriyetinin tarihidir…

(Marcus Tullius Cicero, M.Ö. 43 yılının 7 Aralık günü başı kesilerek idam edildi. Başı Rostra’da halka teşhir edildi, elleri ise Senato binasının kapısına çivilendi.)

Kandil

Telefonunuza akşam üstü bir mesaj düşüyor. Falanca şirket ve filanca kuruluş kandilimizi kutluyor.

Nedir Kandil?

İslam dini açısından bakıldığında farklı görüşlerin ileri sürüldüğü tartışmalı kutsal günler.

“Kandil” geceleri konusunda çok farklı kaynaklardan bilgi derlemek mümkündür.

Yolda eve doğru yürürken bir restoranın camında şu ibareyi görürsünüz:

“Kandil gecesi dolayısıyla kapalıyız.”

Köşebaşında renkli kağıtlara sarılmış kandil simitleri satılmakadır. Camilerin minarelerindeki tüm ışıklar yanmaktadır…

Diğer dinlerde olduğu gibi İslam dininin belirli mezheplerinde o mezhebin inanışı doğrultusunda özel dualar edilmesi, özel ritüeller uygulandığı kandil geceleri son yıllarda bazı TV’ kanallarında da naklen yayınlanmaktadır.

Falanca camiiden yapılan naklen yayında hafızların bir örnek giysileri ve takkeleriyle Türkçe olmasına karşın yıllar içinde daha “makbul” kabul edilen Arapça vurgusuyla okudukları “Mevlid” ve takkeleri başlarında öfkeli bakışlı yetişkin dinleyici erkekler. Genellikle naklen yayınlarda bayanları görmek mümkün olmuyor..

Dinler arasında “Yortu” , “Şabat”, gibi tanımlar kullanılan özel dini günler her ülkede farklılık göstermesine karşın belirli bir benzerlik ve paralelik de taşırlar. Yahudi, Hıristiyan ve İslam dini geleneklerinin benzer yanları içinde de olurlar. İmparatorluk günlerinde birbiri ardından gelen özel günler sosyal yaşamın vazgeçilmez olgusu olagelmiştir. Müslüman mahallesinden koşmaya başlayan neşeli çocuklar Hıristiyan mahallesine oradan da Yahudi mahallesine çığluklar atarak koşuşurlar, kendilerine ikram edilen yiyecekleri hep birlikte midelerine indirip oyunlarına devam ederler.

İslamda “Sünni” geleneğe göre kutsal kabul edilen gecelerin zaman içerisinde gece boyunca ibadet etme olanağına dönüşmesi çok sonraları gerçekleşmiştir. Bu konuda bir alıntı yaparsak: (Türkçe Bilgi Ansiklopedisi)

“Kandil gecelerinden Kadir gecesi dışındaki gecelerin kutsallığı hakkında Kuran’da herhangi bir bilgi bulunmaz. Hz. Muhammed kandil geceleri konusunda hiçbir şey iletmemiştir. Zaten Mevlit kutlaması hicretten 300 yıl sonra Mısır’da, Fatimiler döneminde, Miraç, Regaip ve Berat gecelerinin kutlanması ise 400 yıl sonra Kudüs’te başlamıştır.

Müslümanlığın başlangıcından asırlar sonra ortaya çıkan bu gecelerin kutsallaştırılma olayına, bu gecelerde fazladan yapılan ibadetlere ve toplu namazlara İslam bilgin ve hukukçularının çoğu karşı çıkar. Bunların dinin bir parçasıymış gibi görülmesini ve bu yönde topluma yapılan zorlamaları kabul etmezler.

Kutsal günlere ve gecelere hemen hemen her hiyerofanide rastlanır.

Sünni islam geleneğinde Berat Kandili olarak adlandırılan bu gecenin çok farklı yorumları bulunmaktadır. Sünni inananlar bir yılın bitip öbür yılın başladığı bu dönem için Allah’tan Berat isterler. “günahlardan arınma ,af dileme gecesi” Şaban ayının 15. gecesine tekabül etmektedir. Hadislere göre inananın bir yıllık yazgısının o gece kararlaştırıldığına inanılmaktadır.

Şii geleneğinde ise bu gecenin İmam Mehdi ‘nin doğum günü olduğuna inanılmaktadır.

İstanbul’un ve İzmir ‘in eski semtlerinde doğup büyüyenler çok dinli, çok dinli bir imparatorluğun geriye kalan sosyal yaşamının gereği üç dinde tüm özel günlerin aynı şevkle kutlandığı neşeli anıları taşımaktadır. Bayram,Paskalya, kandil ve yortu günlerinde evden eve yayılan neşeli çocuk çığlıklarının renkli dünyasını özleyen ve arayanlar kaybolan bir hoşgörü dünyasını yaşamış olmanın ayrıcalığıyla yürüyüp giderler…

Her geçen gün etkisini toplum üzerinde artıran Sünni resmi görüş Kur’an ‘da yer almayan yaptırımları da beraberinde taşıyarak neşeli günleri korku günlerine dönüştürmektedir. İmparatorluk günlerinin neşeli kandil geceleri, giderek git gide koyulaşan Arapça aksanıyla TV lerde naklen yayınlarında gördüğümüz, yetişkin ve kızgın bakışlı erkeklerin dünyasına dönüşmektedir.

Sevgi, hoşgörü, neşe ve barış dolu olması amaçlanan kutsal günler, artık çatık kaşlı yetişkin erkeklerin öfkeli bakışlarıyla korku bulutlarıyla kararmaktadır..

Kandil geceleri artık ellerinde kandil simitleriyle top oynayan neşeli çocuk çığlıklarına kapalı….

Yargı Madurları


Gözyaşları sel olmuş akarken düşünüyoruz.

Tüm darbecilerin yargılanacağı günü bekliyen çok acı çekmiş madur olmuş aileler var.

Yargının yolunu açacağını vaad eden AKP acaba referandumda ‘evet’ oyu verirsek nereye kadar gidecek?

Yargıyı siyasetten arındırabilecek mi?

Cumhuriyetin kurulduğundan bu yana haksız yere verilen “siyasi” idam ve hapis kararlarını yeniden gözden geçirecek bir yargılama ve düzeltme yapılabilecek mi?

Kenan Evren’in ve diğer gayretkeş generallerin işlediği tarif edilemez suçlar yargılanırken, 27 Mayıs ve 12 Mart ve 12 Eylül ve tüm darbecilerinin yargılanacağı bir yargı yolundan mı söz ediliyor?

Bilmiyoruz.

Bildiğimiz bir şey var. O da yayınlanan istatistikler.

Ben devletin kayıtlarında bu konuda resmi bir belge görmedim ama aşağıdaki site 1920-2000 yılları arasında infaz edilen idam yargıları konusunda ciddi istatistikler veriyor.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana 715 kişinin asılarak idam edildiğini bu sayıya ‘İstiklal mahkemeleri’ de ilave edilirse sayının binlerle ifade edileceği ileri sürülüyor.

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&ArsivAnaID=8632

Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Ergün Aybars bu konuda çok ciddi araştırmalara imza atmış.

İstiklal Mahkemeleri konusunda bir de kitabı var.

Referandum

Okuma Notları I

12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ardından hazırlanan ve 7 Kasım 1982 tarihindeki halk oylamasında kabul edilen Anayasa`da bugüne kadar 16 kez değişiklik yapıldığı bildiriliyor. AKP ‘nin meclise getirdiği sivil anayasa taslağının “süzgeçten” geçtikten sonra kalan maddeleri 12 Eylül 2010 tarihinde referandumla oylanacak.

Türkiye’de siyasi koşullar beş kez halkoyuna başvurmayı gerektirmiş:(1)

  • 9 Temmuz 1961 : 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesinin ardından hazırlanan 1961 Anayasası için : yüzde 38,3 ‘hayır’ oyuna karşılık, yüzde 61,7 ‘evet’ .
  • 7 Kasım 1982′deki Anayasa halk oylamasına evet yüzde 91,37 Hayır yüzde 8,63
  • 1982 Anayasası’nın geçici 4. maddesi ile Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan gibi siyasilere getirilen yasakların kalkıp kalkmaması konusunda, 6 Eylül 1987′de gerçekleştirildi. Kıl payıyla yasaklar kalkıyor.
  • Anayasa’nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması 25 Eylül 1988′deki oylamada yüzde 65 ‘hayır’
  • 21 Ekim 2007 Cumhurbaşkanlığı görev süresi için yapılan referandumun sonucu açık ara evet

Görüldüğü kadarıyla referandum evet-hayır oyları iktidarlar için bir tür güven tazeleme anlamı da taşıyabiliyor.

Bu bağlamda düşünüldüğünde AKP karşı cephede bulunan CHP ve MHP için bir tür siyasi tuzak kuruyor.

Anayasa maddelerine bakıldığında bu maddelerin “Hayır” oyu verilecek mantıki bir açıklamasının bulunmadığı görünmektedir.

Dolayısıyla geniş halk toplulukları siyasi tercihlerinin ötesinde bir de mantıklarının dediğine kulak vermek zorunda kalacaklardır. Referandum tarihinde de bu ilk kez olacaktır. Bu koşullarda beklenen evet oylarının çok yüksek olacağı varsayımı konuşulmaktadır.

Referandum süreci işlemeye başlamıştır. PKK ve terör, ”Kürt Sorunu” konuları gündemin en keskin maddeleri olması itibariyle bu süreçte iyice belirginleşecektir. Asker – Sivil ayırımı, profesyonel ordu, mecburi askerlik yasası tartışılır hale gelmiştir.

Kalan süre içerisinde maddeleri iyice bakıp anlamak gerektiği kadar, referandum sürecinin ve koşullarının da uluslararası standartlara göre karşılaştırılmasında fayda vardır.

Siyasi anlamda bugün demir yumrukla ve balyozla yönetilen geniş halk kitlelerinin kişisel hak ve özgürlükleri için şiddet tekelini elinde tutan devletle mutabakat araması oldukça geç kalmış da olsa bu referandumda ortaya çıkabilir.

—————————
(1) 1923- 1961 yılları arasındaki rejimler referanduma gidilecek siyasi ortamın oluşmasına izin vermemiştir.

Kutsaldan Profana


Kimi düşünürlere göre zaman iki yöne akıyor.

  • Doğrusal olarak geçmişten geleceğe,
  • Dairesel olarak kutsaldan profana.

Kavramlar da zamanın bu iki farklı akış türüne göre yeniden anlamlandırılıyor.

Cumhuriyet ve demokrasi fikri de ilk doğuşundan bu yana dalgalanarak farklı anlamlara bürünen bir hayalet gibi etrafımızda dönüp durmuştur.

Likya Cumhuriyeti Anadolu’da milattan önce ve sonra bir siyasi sistem olarak bir kaç yüz yıllık bir cumhuriyet yani kamu yararının kanunla korunduğu tecrübeye de sahip olmuştur. Kayıtlardan öğrendiğimize göre tüm kenti ilgilendiren kararların halk meclisi tarafından enine boyuna tartışıldıktan sonra oylamayla alındığı görülmektedir. Bugün dahi Kaş ‘ı ziyaret edenler kent meclisinin toplandığı anfitiyatroyu görebilirler.

Anadolu geleneğinde kent cumhuriyetleri fikri, her şeyden önce insanların ortak çıkarları göz önüne alınarak düşünülmüştür. O kentte tarihsel süreç içinde tanrı, despot ya da kral değil halkın ortak iradesini yani bireylerin değil kamunun çıkarlarını göz önüne alır. Pers kıralı Darius ‘un despot yönetimiyle yıkılan Anadolu cumhuriyetlerinin gelenekleri daha sonra Helen düşünürlere ışık tutmuştur. Kilikya (Tarsus) da ortaya çıkan “Stoacılar Okulu” da bu konuda felsefi bir temel oluşturmuştur.

Hukukun üstünlüğü ya da hukuk devleti fikri en azından kamusal alanın birey ya da bir zümre nezdinde hukuksal yapılandırması olarak düşünülmüştür.

Doğu Batı Dergisi 47. sayısını” Cumhuriyet” konusuna ayırmış. Nuri Bilgin ‘in aynı konudaki makalesinden (Doğu Batı 47. Sayı. S.109) çok yönlü okumalar yaparak fikri anlamda kavramlara açıklık getirmek mümkün.

“Cumhuriyetçi anlayışın politikaya yaklaşımında, hakikate sahip olma iddiası yoktur. Politika genel olarak hakikatin değil,kanaatlerin alanıdır.”

Bilgin ‘in makalesinde cumhuriyet konusunda sekiz ayrı düşünürün tanımlarını irdeliyor; Spinoza ve Rousseu hukuk temelli kamusal alan üzerinde tezler geliştirdikleri söylenerek; Cumhuriyetin bir anlamda bireylerin özgürlüğünü garanti eden bir hukuki yapıyı amaçladığı ve yaratılan kamusal alanın, bireyin kendi özgürlüğünün bilincine vardığı çıkarlarını herkesin çıkarlarından ayırmmayı öğrendiği bir yer olarak düşünülmesi gerektiği fikri üzerinde durulmaktadır. Burada Moscovici, den alıntı yapılmaktadır.

Bazı Temel Kavramlar:

  • Despotes: Efendinin köleler üzerinde kurduğu otorite
  • Politikos: Devlet adamının özgür bireyler üzerinde kurduğu otorite.
  • Despotik Toplum: Kişisel çıkarlara göre örgütlenen devlet.
  • Cumhuriyetci Toplum: Kamu çıkarlarına göre örgütlenen devlet.
  • Tiranlık: Bir kişinin yönetimi.
  • Oligarşi: Bir kaç kişinin yönetimi.
  • Monarşi: Kamu yararına tek kişinin yönetimi.
  • Aristokrasi: kamu yararına seçilmiş bir grubun yönetimi.
  • Demokrasi: kamu yararına çoğulcu yönetim.

Günümüzde kaç tür cumhuriyet rejiminden söz edebiliriz?

  • Oligarşik Cumhuriyetler – (Suriye,Libya,Mısır)
  • Sosyalist Cumhuriyetler , (Çin,Küba)
  • Din Cumhuriyetleri, (İran,İsrail,)
  • Demokratik Cumhuriyetler (Fransa,İtalya)
  • Karma Cumhuriyetler

Bu cumhuriyetlerin demokratik olduğunu söylemek için bazı ana hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda işlediğini kanıtlamak gereklidir. Demokrasi çok sesli bir sistemi ve bu sisteme göre yöneticilerin kamusal alanda kendi çıkarlarını değil, bireylerin haklarını ve çıkarlarını korumayı ve bunların sınırlarının bilincinde olunduğu bir demokrasi kültürünü özümsemiş oldukları için seçildikleri varsayımı vardır.

Eğer yöneticilerin kendi ya da bir grubun çıkarlarını korudukları bir tarz sözkonusuysa o vakit buna demokrasi demek mümkün değildir.

Yine aynı şekilde özgürlüğün olmadığı, yöneticilerin hatalarının eleştirilmediği bir ortama ise “özgür ortam” demek mümkün değildir.

Liberal ideoloji modernitenin ana ekseni olan bireyin mutlak özgürlüğünü hukuki bir düzenlemeyle devlete yükler. Devlet bireyin mutluluğu için vardır. Devlet belirli bir zümrenin çıkarlarını korumak uğruna bireye eziyet etme yoluna sapmaz. Eğer saparsa bu devletin o sistemde liberal özgürlükleri kolladığı ve müdaafa ettiğini söylemek mümkün olmaz.

Bu bağlamda devlet, birey ve kurumlar arasındaki ilişkileri mercek altına alarak incelemek ve sonuçlar çıkarmak gereklidir.

Cumhuriyeti kuranların amaçladığı kamusal alan ve modernitenin gereği bireysel hak ve özgürlükler sürekli toplumun eski değer yargılarıyla çatışmış, çoğunluğun kamuya ilişkin kanaatleri hiyerofani ve etnisite düzleminden ileriye gidememiştir. Yeni devlet bu ayırımı sağlamak için kanunlar marifetiyle laik ve liberal bir düzenleme yapmak istemiş ve bunu bireylere apriori bir yurttaşlık koşulu olarak dayatmıştır. Emperyal toplum yapısının şokunu üzerinden atamayan birey her değişikliğe kuşkuyla bir tehdit gibi yaklaşmıştır. Devlet yurttaş yaratma misyonunu da üstlenerek bir zümreyi genelden kopararak üst sınıf haline dönüştürmüştür.

Yaratılan yeni zengin zümre, gerekli kültürel birikime sahip olmadığı için toplumun belirli katmanlarıyla sorunlar yaşanmıştır. Devlet son çare olarak şiddet tekelini cezalandırma göreviyle donatmış, etnik ve dini farklılıkları şiddet ve devlete bağımlı yargı yoluyla eğitme yoluna girmiştir.

Kağıt üzerinde bir “Türk” kimliği yaratılmış,tek dil tek din, tek bayrak fikri ilköğretim kurumları ve devletin tüm imkanlarıyla bu kimliğin görsel ve duygusal unsurları bayrak törenleriyle okullarda , resmi bayramlar olarak ilan edilen özel günlerde kamusal alanda silahlı birliklerin (Devletin Şiddet Tekeli) gövde gösterisiyle ulusallaştırılmak istenmiştir.

Bireylerin çoğunluğu, bu kendisine yabancı kimliği bir türlü içine sindirememiş bunu da yapılan genel seçimlerde kullandığı oyların miktarı ve yönüyle belli etmiştir.

Emperyal toplumun farklı dilli, farklı dinli ve farklı etnik yapıdaki bireylerinin büyük bir bölümü, zaman zaman coğrafi olarak uyumsuz olmakla suçlanmış ve ağır bir biçimde cezalandırılmışlardır.

Bunun en belirgin kanıtı bugün toplumda bireylerin içinde bulunduğu temel sorunların üzerinde kanaatler mühendisi siyasi partilerin ve devletin kurumlarının ortak bir platformda buluşamıyor yani anlaşamıyor olmasıdır.

“TAKVİM-İ VEKAYİ” OLAYI

İlk günlük gazetenin 1600 yıllarında Avrupa’da yayınlandığı bilinmektedir. (Almanya 1605) Modernitenin yani aydınlanmanın ana motorlarından biri olan kitap ve dergi yayınlarının ülkelere göre dağılımı ve kabul görmesi ise çok farklı olmuştur.
Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa ve tellal yöntemini sürdürmeyi iki yüz yıl daha inatla sürdüren Osmanlı, halktan ve diğer ülkelerden gelen baskılara daha fazla dayanamayarak bir taviz olarak 1831 yılında Sultan II. Mahmud’un emriyle İstanbul’da önceleri haftalık, daha sonra düzensiz aralıklarla yayımlanan ilk Türkçe gazeteyi çıkarmaya mecbur kalmıştır.
Takvim-i Vekayi adlı gazete habercilik yapacak, halkı eğitecek ve devletin (padişahın) emirlerini duyurarak düzeni sağlayacaktı.Ana amacı iktidarın yani padişahın emirlerini duyurmak olan gazetenin yönetimi , Vakanüvis Esad Efendi ‘ye verildi. Esad Efendi de eline geçen bu gücü Babıali’den çeşitli kamu görevlilerinin oluşturduğu bir yazı kadrosuna taşıtma yoluna girdi.
Gazete dahiliye, hariciye, askeriye, fünun, ilmiye, ticaret konularını ihtiva eden altı bölümden oluşuyordu.
İmparatorluğun çok dilli halk yapısı gereği de Fransızca, Arapça, Rumca ve Ermenice dillerinde de yayınlanıyordu. Gazete 4 Kasım 1922 de yayın hayatını noktalamıştır. Takvim-i Vakayi olayı devletin özel ve sivil gazetelere bakışını oluşturması açısından ilginç bir olaydır.
Tanzimat,meşrutiyet ve daha sonra da cumhuriyet basını ile devlet ilişkilerinde ana kulvar hep Takvim-i vakayi tarzı olagelmiştir.
Özgür ve sivil basını bir türlü kabullenmeyen devlet bürokrasisi cumhuriyet döneminde de dönüşüme uğramasına rağmen, çizgisini yitirmemiştir.
Günümüzde hala devlet bürokrasisinin sivil medyadan beklentisi “takvim-i vekayi” tarzı gazetecilik yönündedir.

Tabutlar ve Bayrak….

Bugün pazar, üstüne üstlük babalar günü .
Sabahtan itibaren bizi cenazelerle bunalttılar…
Bütün gün sözüm ona ‘eleştirel medya’ beynimizi yıkadı.
Sanki cenazelerden biz sorumluyuz….
Şiddet tekeli sanki bizim elimizde… Sanki tüm milyarlarca dolarlık ekipman bizde.. Sanki tüm istihbarat üniteleri bize çalışıyor…
Suçlu biziz …
Tek suçumuz çocuklarımızı askere yollamak.
Van şehrinde konuşlanan kameralar ve iki kelimeyi zor bir araya getiren sunucular beynimizi yıkamaya çalışıyor..
Alışıldık, son derece siyasi ve acilen yorumsuz haberlerle ; cenazeler naklen yayında duygu sömürüsünün en “pornografik” seviyesinde karşımıza geldi…
Sesimiz çıkmıyor… İtiraz da edemiyoruz. .
Hesap soran mı ? Malesef hesap sormak yasak .. Devlete hesap soramazsınız .. 600 yıldır bu böyle …
Cenaze sahipleri hukuken dava açma hakkına sahipler ama , yargımız çok meşgul bununla ilgilenmiyor…
Daha ulvi görevlerle meşgul…
Üzüntülü yakınlar, sevgililer, eşler, babalar, ve analar…. Ne uğruna…. Mayına basıp …. kaza kurşunu… vb…
Hiç bir kuruluşa hesap sorulamıyor… Sorumlu yok. Sorumlu kayıp…
Korku cumhuriyetine döndük…
Neden, sorusu yasak…. Canavarlar yavrularımızı yiyiyor…
Sorumlular çaresiz…
Aldıran mı yok… Yoksa insanların gözünü boyamaya devam edeceklerini mi sanıyorlar ?
Bir tahta tabutta bayrağa sarılıp , iki borazan , bir kaç güneş gözlüğü …
Güle güle yiğidim….
Babalar gününde bir baba caresizlikle kendini hırpalıyor ve her şeye lanet ediyor…
Sözüm ona “Medya” duyarsız…
Anlayan yok….
Yirmi yaşındaki masum yavrusunu davul zurna askere yollayan Kazan’lı annenin dava açma yetkisi mi yok…
Genel kurmayı ve devleti dava etme düşüncesi bir esinti olarak bile düşüncelerde yok…
Cumhuriyetin başsavcısı neden bir dosya hazırlamıyor?
İşte istihbarat gelmiş, ama sorumlu komutan tedbir almamış… Bu suç değil mi?
Sus…. ve
Tevekkülle dua et….
Biat et … Ba’s …. Haşr….
Vatan sağolsun….