Entries Tagged as ''

Butto Ailesi’nin Trajedisi …

Yaklaşık üç aydır Pakistan konusunda yapılan tüm yorumlarda değinilen ihtimaller bir bir ortaya çıkıyor . Butto ‘nun bir suikaste uğrayacağını tahmin etmeyen , hemen hemen yok gibiydi.
Bizzat Bayan Butto kendisine kimlerin suikast yapacağını bir mektupla da açıklamıştı. Göstere göstere gelen bir ölüm . Butto ailesinin siyasi kaderi bu. Babası,kardeşi şimdi de kendisi .

Belki de Benazir Butto geçenlerde verdiği demeçte bir şeyler hissederek “Babamın öldürüldüğü yaştayım . “ demişti.

Sürgünde yaşamak ona zor gelmişti.Taşıdığı soyadı onu Pakistan ‘a geri dönmeye zorluyordu. Uzun bir aradan sonra ülkesine dönen Benazir Butto daha Karaçi ‘ye ayağını basar basmaz bir suikastten zor kurtulmuştu.

Aradan geçen kısa süre içinde kimbilir bizim bilmediğimiz kaç suikast teşebbüsü gerçekleşti. Dün ,Benazir Butto bir seçim konuşması yaparken tabancayla ya da bir söylentiye göre keskin nişancı bir kiralık katil tarafından öldürüldü. Bu konuda resmi bir açıklama veya bir otopsi raporu da yok.Esrar perdesi bakalım aralanacak mı ?

Haber ajanslarının bildirdiğine göre suikastçinin bu kadar yakına gelebilmesi ,bu suikastin arkasında bir örgütün varlığını kanıtlamaya yeter..

Butto, ‘nun hayatını kaybettiği bu suikastte yüzlerce kişinin öldüğü yüzlerce kişinin de yaralandığı bildiriliyor.Yine sayı verilemiyor.Saldırı, Pakistan siyasi tarihinin en büyük eylemlerinden biri olarak nitelendiriliyor.

Al Kaida ve Taleban militanlarının bir saldırı hazırlığında olduğu daha önce defalarca duyurulmuştu.

Butto’nun eşi Asıf Ali Zerdari, saldırının arkasında, hükümet ve istihbarat yetkililerinin bulunduğunu iddia ediyor.

Hangi güçler bu suikasti gerçekleştirdi konusu tartışmaya açık .

Siyasi yorumcuların büyük bir bölümü ,özellikle de batılı yorumcular bu suikastin ardındaki örgütün Al Kaida ya da Taliban olduğunu düşünüyor.

Diğer bir grup ise Lal camisi eylemini gerçekleştiren ülkedeki radikal islamcıların bu suikastin planlayıcısı olduğunu iddaa ediyor.

Gerçek olan bir şey varsa o da ,Pakistan ‘ın 1999 yılından bu yana demokrasiden uzaklaşarak bir kaosun içine yuvarlandığı.Siyasi mücadele artık silahlı mücadeleye dönüşmüş durumda. Bir yanda ‘Radikal İslam’ öbür yanda ‘Askeri Diktatörlük’.

160 milyonluk ülke bu siyasi çalkantının içinden çıkamıyor.Git gide kaçınılmaz bir içsavaşın eşiğine sürükleniyor.

Ülkedeki etnik gruplar ve mezheplerin de seslerinin duyulmaya başladığı dönemde gerçekleştirilen bu vahim suikastin Pandora’nın kutusunu açtığı konusunda tüm uzmanlar hemfikir görünüyor .

Ülkesini çok seven bir kadının trajik yaşam öyküsü,üçüncü dünyada doğan ama batıda en iyi okullarda okuyan 1953 doğumlu Butto , Harvard ve Oxford üniversitelerinde eğitim görüp siyasete girdi.

1988-1990 ve 1993-1996 arasındaki başbakanlık dönemlerinde ise yolsuzluk suçlamalarına hedef oldu ve her iki görev dönemi de cumhurbaşkanı tarafından azledilmesi ile sonuçlandı.

Son yirmi yılın en önemli siyasi liderlerinden olan Benazir Butto ‘nun bile bile nasıl ölüme yürüdüğünü , Pakistan ‘lılar ve tüm uygar dünya ülkelerindeki siyasetçiler daha çok sorgulayacak.

Butto Ailesi'nin Trajedisi …

Yaklaşık üç aydır Pakistan konusunda yapılan tüm yorumlarda değinilen ihtimaller bir bir ortaya çıkıyor . Butto ‘nun bir suikaste uğrayacağını tahmin etmeyen , hemen hemen yok gibiydi.
Bizzat Bayan Butto kendisine kimlerin suikast yapacağını bir mektupla da açıklamıştı. Göstere göstere gelen bir ölüm . Butto ailesinin siyasi kaderi bu. Babası,kardeşi şimdi de kendisi .

Belki de Benazir Butto geçenlerde verdiği demeçte bir şeyler hissederek “Babamın öldürüldüğü yaştayım . “ demişti.

Sürgünde yaşamak ona zor gelmişti.Taşıdığı soyadı onu Pakistan ‘a geri dönmeye zorluyordu. Uzun bir aradan sonra ülkesine dönen Benazir Butto daha Karaçi ‘ye ayağını basar basmaz bir suikastten zor kurtulmuştu.

Aradan geçen kısa süre içinde kimbilir bizim bilmediğimiz kaç suikast teşebbüsü gerçekleşti. Dün ,Benazir Butto bir seçim konuşması yaparken tabancayla ya da bir söylentiye göre keskin nişancı bir kiralık katil tarafından öldürüldü. Bu konuda resmi bir açıklama veya bir otopsi raporu da yok.Esrar perdesi bakalım aralanacak mı ?

Haber ajanslarının bildirdiğine göre suikastçinin bu kadar yakına gelebilmesi ,bu suikastin arkasında bir örgütün varlığını kanıtlamaya yeter..

Butto, ‘nun hayatını kaybettiği bu suikastte yüzlerce kişinin öldüğü yüzlerce kişinin de yaralandığı bildiriliyor.Yine sayı verilemiyor.Saldırı, Pakistan siyasi tarihinin en büyük eylemlerinden biri olarak nitelendiriliyor.

Al Kaida ve Taleban militanlarının bir saldırı hazırlığında olduğu daha önce defalarca duyurulmuştu.

Butto’nun eşi Asıf Ali Zerdari, saldırının arkasında, hükümet ve istihbarat yetkililerinin bulunduğunu iddia ediyor.

Hangi güçler bu suikasti gerçekleştirdi konusu tartışmaya açık .

Siyasi yorumcuların büyük bir bölümü ,özellikle de batılı yorumcular bu suikastin ardındaki örgütün Al Kaida ya da Taliban olduğunu düşünüyor.

Diğer bir grup ise Lal camisi eylemini gerçekleştiren ülkedeki radikal islamcıların bu suikastin planlayıcısı olduğunu iddaa ediyor.

Gerçek olan bir şey varsa o da ,Pakistan ‘ın 1999 yılından bu yana demokrasiden uzaklaşarak bir kaosun içine yuvarlandığı.Siyasi mücadele artık silahlı mücadeleye dönüşmüş durumda. Bir yanda ‘Radikal İslam’ öbür yanda ‘Askeri Diktatörlük’.

160 milyonluk ülke bu siyasi çalkantının içinden çıkamıyor.Git gide kaçınılmaz bir içsavaşın eşiğine sürükleniyor.

Ülkedeki etnik gruplar ve mezheplerin de seslerinin duyulmaya başladığı dönemde gerçekleştirilen bu vahim suikastin Pandora’nın kutusunu açtığı konusunda tüm uzmanlar hemfikir görünüyor .

Ülkesini çok seven bir kadının trajik yaşam öyküsü,üçüncü dünyada doğan ama batıda en iyi okullarda okuyan 1953 doğumlu Butto , Harvard ve Oxford üniversitelerinde eğitim görüp siyasete girdi.

1988-1990 ve 1993-1996 arasındaki başbakanlık dönemlerinde ise yolsuzluk suçlamalarına hedef oldu ve her iki görev dönemi de cumhurbaşkanı tarafından azledilmesi ile sonuçlandı.

Son yirmi yılın en önemli siyasi liderlerinden olan Benazir Butto ‘nun bile bile nasıl ölüme yürüdüğünü , Pakistan ‘lılar ve tüm uygar dünya ülkelerindeki siyasetçiler daha çok sorgulayacak.

Bilgelik

Bilge ile entelektüel aynı kişi midir?

Dünya büyük bir partinin verildiği bir yerdir.
Partinin ev sahibi olduğu bilincinde olan kişiler bilgelerdir. Bu yüzden parti sonrası herkes eve
uyumaya giderken, bilgeler bulaşıkları yıkamak için mutfağa gider.

Alacakları ödül, dünyanın tüm bulaşıklarını yıkamaya değecek kadar büyüktür.
“Sevdiğin işi yapmak, yaptığın işi sevmek” ekosisteme sunabileceğin en büyük
katkıdır.

Hayvanların dünyasına bir bak… Doğada yaptığı işten mutlu olmayan tek bir hayvan yoktur.
“Ayağını sürüye sürüye” işe giden bir ceylan göremezsin.

“Dizi dizi uçan kuşlar”, bir sürünün parçası olarak da özgür olunabileceğinin anlatımıdır…
İslâm tarihi, bilgelerle ile bilginlerin birbirine karıştırılmasının tarihidir.

Çok bilgi insanı bir alanın bilgini yapar, bilge yapmaz.

Bilge, okuma-yazma bilmiyor bile olabilir. Bilge, çok okumuş da olabilir hiç
okumamış da olabilir.

Kesin olan, onun çok düşünen biri olduğudur. Bilgi iyidir ancak okumuşlukla bilgelik arasında doğru orantı yoktur.

“Bilemiyorum” demek bir erdemdir. Erdemsizlik olan “Asla bilemeyiz. Kimse de
bilemez” demektir. Bu sâdece insan aklını kısıtlamak değildir. Emin olmanı
istediğim şey, hakikat ile şüphenin mücadelesinde hakikatin her zaman galip
geleceğidir. Bilge, her şeye şüpheyle yaklaşan, şüphesinden kazançla çıkan
kişidir. Şüphe bu yüzden iyidir.
Bilgeler, Tanrı’nın mevcut düzeni devam ettirmek için ayet indirmediğini
bilirler. Ayetlerin tek görevi, değişimlerin, devrimlerin, dönüşümlerin
kıvılcımını yakmaktır. İnsanların tümü tekâmül ettiğinde, yeryüzünde hayat
da sona erecektir.
Bugün dünyada hayat devam ediyorsa, bunun nedeni daha öğrenecek ve
değiştirecek şeylerin olmasıdır.

Burak Özdemir-Tanrı’nın Doğum Günü

Şeb-i Yelda

En uzun gece, ya da en kısa gün bugün:

21 aralık .

Her şeyden önce kış gündönümü; güneşin Oğlak burcuna girmesidir.Oğlakta güneş 0 derecelik açı yapar. 0 derece yaşam enerjisininbaşlangıcıdır.Bunun için bugüne “ayna günü” denir .

21 Aralık en uzun ve karanlık geçen gecedir.Bunun için insanlar tıpkı hıdrellezde ve nevruzda olduğugibi “şenlik ateşleri” yakarlardı.

Mum yakmak ve evlerde yılbaşındaki gibi ışıklı ağaçlar bulundurmak diğer sembollerindendi. Eski insanlara göre bugün yeni yılın başlangıcıydı.

İran ve Anadolu bölgelerinde de benzer festivaller düzenlenirdi.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir,

Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç saat.”

İran’da binlerce yıldır bu gece yılın en uzun gecesi olarak Şeb-i Yelda adıyla anılmakta ve İran’ın her yerinde kutlamalar düzenlenmektedir.

Kış gündönümünün ana teması genelde güneş ışınlarının yeniden artarak dünyaya dönmesi olan astronomik olayın efsanelerle de anlatıldığı bilinmektedir.Pers mitolojisinine göre;

“23 Eylülden itibaren yaşlı kral (tanrı) anatanrıça tarafından yeraltına gönderilir ve 21Aralık günü oğul veya genç sevgili olarak yeniden yeryüzüne doğar. “

Kültür tarihi araştırmacılarına göre,ulu rahipler 7000 yıl öncesine uzanan bilgilerle güneşin hareketlerini izlemişlerdir . Oğlak, Boğa gibi altı burcu hesaplayarak mevsimleri ve ayları da bulmuşlardır.

Mezdek taraftarı olan Horremiddiniler de kışın ilk günü Şeb-i çele-Şeb-i Yelda’yı “Horrem Ruz” (Kutlu Gün) olarak kutsamışlar ve özel kutlamalar yapmışlardır. Ermeni takvimlerinde yeni yıl Avista sözü olan “Nov Serde”den (Soğuğun Başlangıcı) etkilenerek “Nav Asard” olarak adlandırılmış ve yeni yıl olarak kutlanmıştır.

Güneş ve Ay kadim dinlerin vazgeçilmez tanrıları ve tanrıçaları insan inanç coğrafyasının vazgeçilmez sembolleri olagelmişlerdir . Gündönümleri hep bir kutlama vesilesi olmuştur.
Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçen uygarlıkların kentlerinde gündönümleri de anlamını ve önemini yitirmiştir .
Şehirlere yerleşen insanlar,zaman içinde bugün kutladıkları bayramların nereden geldiğini, ve sembolizmasını unutmaya başlamışlardır .
En azından kesilen kurbanların , bazı evlerde yenen karpuzun ve aile şölenlerinin olacağını biliyoruz . Karpuzun neden yendiği,kurbanın neden kesildiği,çam ağacının neden süslendiğini sorgulayan meraklı çocuklar mutlaka olacaktır .

İmam Hatip Liseleri Tarihi

İsteseniz de istemeseniz de tarih ,hiç bitmeden akan bir nehir gibi geçmişte olan olayların izlerini günümüze taşır …


Cumhuriyetin ilanı ve Tevhid-i tedrisat kanunu ile kapatılan medreseler zaman içerisinde İmam hatip okulları olarak geriye dönmüş günümüzdeki konumunu almıştır.

Çok partili döneme geçişle birlikte Menderes döneminde açılan okullar , Demirel döneminde daha da artmıştır.

Oy alma amacıyla sağ partilerin yanısıra sosyal demokrat partiler de yeni İmam hatip okulları açmaktan geri kalmadılar.

İktidar partileri kimi zaman, İmam hatip konusunda asker-siyaset dengesine göre değişik ve esnek bir strateji izlemiştir..

Özellikle 12 Eylül sonrasında Kenan Evren’in de teşvik etmesiyle İmam hatip sayısındaki artış, 28 Şubat döneminde aniden kesilmiştir. Daha sonra iktidara gelişi ile Avrupa Birliği çerçevesinde bir politika izleyen AKP, üniversitelere girişte İmam hatip liselerinin önünü açan bir yasayı gündeme getirmiştir..

Bugün başbakanımız ve bir çok belediye başkanı,milletvekili ,bakan İmam Hatip lisesi çıkışlıdır .

İmam Hatip kronolojisi

1924

Okullarda laik eğitime geçiş kapsamında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla (Eğitim-Öğretimin Birleştirilmesi) birlikte medreseler kapatıldı. Laikliği yeni benimseme aşamasında olan bir toplumda din eğitiminin gerekliliğine inanan Mustafa Kemal Atatürk, medreselerin yerine dört sınıflı 29 adet imam hatip okulu açtı. Bir yıl sonra imam hatip sayısı 26′ya, iki yıl sonra 20′ye, üç yıl sonra da ikiye düştü. 1929-30 öğretim yılında ise son kalan imam hatip okulları da kapatıldı.

Çok partili hayata geçilmesiyle birlikte partilerde oy kaygısı başladı. İslami kesime yakın durmak isteyen liderler, imam hatip liseleri konusunda yumuşamaya başladılar. 1948CHP, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından imam, hatip, vaiz ve yüksek din okulları açılması için Meclis’e kanun teklifi verdiler. Teklif sonucu imam hatip okulları açılmadı ancak 10 ay süreli imam hatip kursları açıldı.

1949Yıl başında dönemin iktidar partisi CHP Ankara ve İstanbul’da iki tane imam hatip kursu açtı. Bir süre sonra kurs sayısı sekize çıkartıldı. Din derslerinin eğitim-öğretim müfredatına konulması da bu döneme rastlar. Okulların dördüncü ve beşinci sınıflarında seçmeli olarak okutulmak üzere din eğitimi başladı. CHP’nin önerisi ile Ankara Üniversitesi bünyesinde ilk ilahiyat fakültesi açıldı.

1950Demokrat Parti iktidara gelmesinin ardından mevcut imam hatip kurslarının yetersiz olduğuna kanaat getirip imam hatip okullarının açılmasını kararlaştırdı. Adana, Ankara, Isparta, İstanbul, Kayseri, Konya ve Kahramanmaraş’ta ilk imam hatip okulları açıldı. 1958 yılında bu okulların sayısı 26′ya, 1969′da 71′e, 1997′de ise 600′e ulaştı.

1951-1959Demokrat Parti lideri Adnan Menderes, 19 adet imam hatip okulu açtı. 1951 yılında imam hatip okullarının dört yıllık ortaokul ve üç yıllık lise bölümü olmak üzere yedi yıllık bir dönemi kapsaması kararlaştırıldı.

1962-1963İsmet İnönü döneminde yedi adet imam hatip okulu açıldı.
1965-1971Süleyman Demirel, 46 adet imam hatip okulu açtı.
1971Askeri darbenin ardından Necmettin Erbakan başkanlığındaki Milli Selamet Partisi(MSP) ile Bülent Ecevit başkanlığındaki CHP koalisyon ortağı oldu.

Ağustos ayında yeni bir düzenlemeyle, imam hatip okullarının dört yıllık orta kısımları kapatıldı. Lise süresi ise üç yıldan dört yıla çıkartılarak meslek lisesi haline dönüştürüldü.

1973-741973–74 öğretim yılında CHP-MSP koalisyonu, imam hatip okullarının orta kısımlarını yeniden açtı ve imam hatip liselerine bütün üniversitelere giriş imkanı verdi.

1974 yılında 33 tane imam hatip okulu açıldı.

1974-1975Bülent Ecevit, 29 adet imam hatip okulu açtı. 1975-1978Süleyman Demirel, 233 adet imam hatip açtı.

1976 Kız öğrenciler de imam hatip okullarına alınmaya başlandı.

1978-1979Bülent Ecevit, dört tane imam hatip açılmasını kararlaştırdı.

PIEDRA IRMAĞININ KIYISINDA

Tanrı, güneşi her gün yeniden doğurarak bizi mutsuz kılan her şeyi
değiştirmemiz için bize zaman tanıyor. Oysa biz her gün, böyle bir
zamanın bize bağışlandığını görmezden geliyoruz.
Bugünün düne benzediği gibi yarına da benzeyeceğini düşünüyormuş gibi davranıyoruz.
Ama dikkatini yaşamakta olduğu güne veren kişi, o büyülü anın varlığını keşfediyor.

O büyülü an belki de sabah anahtarı kilide soktuğumuz dakikada,
akşam yemeğini izleyen suskunluk sırasında, bize birbirinin benzeri
Gelen binbir şeyde gizli.
Mutluluk kimi zaman bir kutsamadır ama çoğu zaman bir fetihtir.
Günün o büyülü anı, değişmemize yardım
Ediyor, bizi düşüncelerimizin peşinde koşmak için yola koyulmaya itiyor.
Acı çekeceğiz, zor zamanlar yaşayacağız, ne var ki bunlar
geçici, iz bırakmayan dönemler olacaktır.
Ve daha sonra geriye dönüp gururla inançla bakacağız.

Kendini tehlikeye atmaktan korkan kişiye ne yazık!!
Çünkü o kişi belki de hiç düş kırıklığına uğramayacak ve peşinden koşacak bir
düşü olanlar kadar acı çekmeyecek.
Ama dönüp de arkaya baktığında (çünkü her zaman sonunda dönüp arkamıza bakarız)
yüreğinde şu sözcüklerin döküldüğünü duyacak;
“Tanrının, yaşadığın her güne ektiği mucize tohumlarını ne yaptın?
Yaradan’ın sana bağışladığı yetenekleri ne yaptın?
Hepsini bir çukura gömdün.
Çünkü onları yitirmekten korkuyordun.
İşte şimdi elinde kalan, yaşamını yitirmiş olmanın kesinliği…. “

Bu sözleri duyan kişiye ne yazık….!
Mucizelere o anda inanacak,
Ama varlığının büyülü anları geçip gitmiş olacak….

Paulo COELHO
PIEDRA IRMAĞININ KIYISINDA OTURDUM, AĞLADIM

PIEDRA IRMAĞININ KIYISINDA

Tanrı, güneşi her gün yeniden doğurarak bizi mutsuz kılan her şeyi
değiştirmemiz için bize zaman tanıyor. Oysa biz her gün, böyle bir
zamanın bize bağışlandığını görmezden geliyoruz.
Bugünün düne benzediği gibi yarına da benzeyeceğini düşünüyormuş gibi davranıyoruz.
Ama dikkatini yaşamakta olduğu güne veren kişi, o büyülü anın varlığını keşfediyor.

O büyülü an belki de sabah anahtarı kilide soktuğumuz dakikada,
akşam yemeğini izleyen suskunluk sırasında, bize birbirinin benzeri
Gelen binbir şeyde gizli.
Mutluluk kimi zaman bir kutsamadır ama çoğu zaman bir fetihtir.
Günün o büyülü anı, değişmemize yardım
Ediyor, bizi düşüncelerimizin peşinde koşmak için yola koyulmaya itiyor.
Acı çekeceğiz, zor zamanlar yaşayacağız, ne var ki bunlar
geçici, iz bırakmayan dönemler olacaktır.
Ve daha sonra geriye dönüp gururla inançla bakacağız.

Kendini tehlikeye atmaktan korkan kişiye ne yazık!!
Çünkü o kişi belki de hiç düş kırıklığına uğramayacak ve peşinden koşacak bir
düşü olanlar kadar acı çekmeyecek.
Ama dönüp de arkaya baktığında (çünkü her zaman sonunda dönüp arkamıza bakarız)
yüreğinde şu sözcüklerin döküldüğünü duyacak;
“Tanrının, yaşadığın her güne ektiği mucize tohumlarını ne yaptın?
Yaradan’ın sana bağışladığı yetenekleri ne yaptın?
Hepsini bir çukura gömdün.
Çünkü onları yitirmekten korkuyordun.
İşte şimdi elinde kalan, yaşamını yitirmiş olmanın kesinliği…. “

Bu sözleri duyan kişiye ne yazık….!
Mucizelere o anda inanacak,
Ama varlığının büyülü anları geçip gitmiş olacak….

Paulo COELHO
PIEDRA IRMAĞININ KIYISINDA OTURDUM, AĞLADIM

Erhan Bener

Bu sabah haberlerde içim burkularak okudum :

“Öykü ve roman yazarı Erhan Bener , Ankara ‘da bir süredir tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Bener’in cenaze namazına, eşi Neşe Can, oğlu Yiğit ile kızı Yaprak Beren’in yanı sıra, CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, yazar-şair Mustafa Şerif Onaran, hikaye yazarı Cemil Kavukçu ile Ayşe Sarısayan, Ezginin Günlüğü grubundan Hüsnü Arkan, Bener’in hayat hikayesini yazdığı ressam Cemil Eren, ressam Turan Erol ile yazarlar Emin Özdemir, Birsen Ferahlı, Ahmet Özer ve Remzi İnanç katıldı.”
Bener’in tabutunun üzerine “Yalnızlar” adlı kitabının kapak afişinin örtüldüğü dikkat çekti. Yazarın oğlu Yiğit Bener, örtünün, yazarın tabutunun üzerine “yeşil örtü örtülmesini istemediği için konulduğunu” belirterek, “yazarların kitaplarıyla doğduğu için kitaplarıyla gömülmesinin uygun olacağını” ifade etti.”

Erhan Bener bir söyleşisinde şunları söylüyordu :

Edebiyatın ve özellikle romanın ereği nedir, ne olmalıdır tartışmasına girmeden; yazmanın, her şeyden önce, yazarın kendisi için bir doyum aracı olduğu gerçeği, kim ne derse desin yadsınamaz.”

Yazarın “Aynanın Arkası” adlı metni şöyle sona erer :

“Karşıya geçmek için ışıkta durup bekledi. Saatine baktı, randevusunu kaçırmak üzereydi. Keşke bir taksiye binseydi. Yeşil ışık yanar yanmaz atıldı, yola indi. Sonrasını bir daha hiç hatırlamadı. Tam o sırada hızla dönüş yapan bir araba sol tarafından kalçasına çarpıp devirmiş, bir süre de sürüklemişti onu. Sağdan soldan koşanlar güçlükle çıkardılar onu arabanın altından. Az sonra da bir ambulansın siren sesi duyuldu.”

Bir paragrafla yaşamının son saatleri anlatılan bir roman kahramanı gibi, aramızdan ayrıldı gitti.
Geriye ne kaldı ?

“Hadi uyan… Boğulacaksın…
Bulanık suların içinde çırpınırken görünmeyen bir el kolundan tutup çekiyor,güçlükle soluk alıyor,ağzına dolan suları dışarı fışkırtırken,yardım isteyenkendi sesini duyuyor,duyduğunu
sanıyor,…..”Erhan Bener -İlişkiler

“Genç kız, daha önce bir dergide fotoğrafını gördüğü ressamın sergisine gitmiş ve bir resmini satın almıştı. Sonrasında ise kendisini yaşlı ressamın evine davet ettirmişti. Bu davetin gerekçesi ise ressama modellik yapmaktadır.Hiç umulmadık vakitte ve zoraki bir davet üzerine genç kızın çıkagelmesi yaşlı ressamı epey şaşırtmıştı.Başına buyruk ama aynı zamanda çekici olan genç kız yaşlı ressamı kaygılandırıyordu.

Genç kız tüm çekiciliği ile yaşlı ressamın kalbini fethetmişti. Ama ressam mantıklı bir iş yapmadığını düşünüyordu. Ne de olsa aralarında en az kırk yaş fark vardı. Mantığı ile sevgisi arasında kala kalmıştı. Ama buna son vermeliydi. Her ne kadar genç kız istemese de onu gönderdi. Bu ayrılış sırasında yaşlı ressam yol kenarındaki bitkileri göstererek :“Bunlara yalnızca Bodrum’da rastlayabilirsin. İsmi “Sabırlık” tır. Kaktüsler iyice yaşlanıp kurumaya yüz tutarken göbeklerinden bu tür bitkiler çıkar. Bunlar kaktüsün ölümünün işaretidir. Ama bunu yeniden güç kazandığının belirtisi sanarak kendisini avutur” der.Bu sözlerden genç kız hiçbir şey anlamamıştır.”

Sabırlık -Erhan Bener

Erhan Bener

Bu sabah haberlerde içim burkularak okudum :

“Öykü ve roman yazarı Erhan Bener , Ankara ‘da bir süredir tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Bener’in cenaze namazına, eşi Neşe Can, oğlu Yiğit ile kızı Yaprak Beren’in yanı sıra, CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, yazar-şair Mustafa Şerif Onaran, hikaye yazarı Cemil Kavukçu ile Ayşe Sarısayan, Ezginin Günlüğü grubundan Hüsnü Arkan, Bener’in hayat hikayesini yazdığı ressam Cemil Eren, ressam Turan Erol ile yazarlar Emin Özdemir, Birsen Ferahlı, Ahmet Özer ve Remzi İnanç katıldı.”
Bener’in tabutunun üzerine “Yalnızlar” adlı kitabının kapak afişinin örtüldüğü dikkat çekti. Yazarın oğlu Yiğit Bener, örtünün, yazarın tabutunun üzerine “yeşil örtü örtülmesini istemediği için konulduğunu” belirterek, “yazarların kitaplarıyla doğduğu için kitaplarıyla gömülmesinin uygun olacağını” ifade etti.”

Erhan Bener bir söyleşisinde şunları söylüyordu :

Edebiyatın ve özellikle romanın ereği nedir, ne olmalıdır tartışmasına girmeden; yazmanın, her şeyden önce, yazarın kendisi için bir doyum aracı olduğu gerçeği, kim ne derse desin yadsınamaz.”

Yazarın “Aynanın Arkası” adlı metni şöyle sona erer :

“Karşıya geçmek için ışıkta durup bekledi. Saatine baktı, randevusunu kaçırmak üzereydi. Keşke bir taksiye binseydi. Yeşil ışık yanar yanmaz atıldı, yola indi. Sonrasını bir daha hiç hatırlamadı. Tam o sırada hızla dönüş yapan bir araba sol tarafından kalçasına çarpıp devirmiş, bir süre de sürüklemişti onu. Sağdan soldan koşanlar güçlükle çıkardılar onu arabanın altından. Az sonra da bir ambulansın siren sesi duyuldu.”

Bir paragrafla yaşamının son saatleri anlatılan bir roman kahramanı gibi, aramızdan ayrıldı gitti.
Geriye ne kaldı ?

“Hadi uyan… Boğulacaksın…
Bulanık suların içinde çırpınırken görünmeyen bir el kolundan tutup çekiyor,güçlükle soluk alıyor,ağzına dolan suları dışarı fışkırtırken,yardım isteyenkendi sesini duyuyor,duyduğunu
sanıyor,…..”Erhan Bener -İlişkiler

“Genç kız, daha önce bir dergide fotoğrafını gördüğü ressamın sergisine gitmiş ve bir resmini satın almıştı. Sonrasında ise kendisini yaşlı ressamın evine davet ettirmişti. Bu davetin gerekçesi ise ressama modellik yapmaktadır.Hiç umulmadık vakitte ve zoraki bir davet üzerine genç kızın çıkagelmesi yaşlı ressamı epey şaşırtmıştı.Başına buyruk ama aynı zamanda çekici olan genç kız yaşlı ressamı kaygılandırıyordu.

Genç kız tüm çekiciliği ile yaşlı ressamın kalbini fethetmişti. Ama ressam mantıklı bir iş yapmadığını düşünüyordu. Ne de olsa aralarında en az kırk yaş fark vardı. Mantığı ile sevgisi arasında kala kalmıştı. Ama buna son vermeliydi. Her ne kadar genç kız istemese de onu gönderdi. Bu ayrılış sırasında yaşlı ressam yol kenarındaki bitkileri göstererek :“Bunlara yalnızca Bodrum’da rastlayabilirsin. İsmi “Sabırlık” tır. Kaktüsler iyice yaşlanıp kurumaya yüz tutarken göbeklerinden bu tür bitkiler çıkar. Bunlar kaktüsün ölümünün işaretidir. Ama bunu yeniden güç kazandığının belirtisi sanarak kendisini avutur” der.Bu sözlerden genç kız hiçbir şey anlamamıştır.”

Sabırlık -Erhan Bener

Kant Felsefesi Notları

Okuyucu için zor olan felsefelerden biriyle karşı karşıyayız.
Muazzam etkisine ve felsefi gücüne rağmen, Kant’ın özellikle üç eleştirisini –Saf Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi, Yargıgücünün Eleştirisi– okumak, olağan, sokaktaki okuyucu için son derecede zordur. Bu bakımdan Spinoza gibi birinden uzaklaşarak, Leibniz’e yaklaşır. İmanlı bir Protestan olarak Kant’ın eseri bir Kuzey sisi içine gömülmüş gibidir. Bu son derecede kasvetli atmosfer, yine de, düşünceleri doğru dürüst izlendiğinde ve sonuçlarına varıldığında, sisler dağılır ve altta yatan o muhteşem bina, Kant’ın sistemi, bütün haşmetiyle gün ışığına çıkar. Bu sistem bir “eleştiri” olmayı öneriyor. Bu durum, o ana dek filozofların pek alışık olmadıkları bir haldir –filozoflar birbirlerini hep eleştirdiler, çürütüp durdular, ama Kant’a dek kimse, “çağımız bir eleştiri çağıdır” gibisinden, evrenselliğe işaret eden herhangi bir söz etmemişti. İlk kez bir felsefe sistemi, kendisini topyekün bir “eleştiri” olarak sunmaya yeltenmektedir. Bu durumun, modern toplumların dünyanın Avrupa denen kıtasında ortaya çıkışıyla bağıntısı tartışılabilir; Bu toplumlar, bütün ötekilerden ve kendi geçmişlerinden, aşırı hareketli olmalarıyla, hukuksal ve toplumsal düzenlerini yıkıp yeniden inşa etmeyi asla bırakmamalarıyla, üstelik bunu, başka toplumlarda, sözgelimi Antik Yunan’da yer almayan bir kudret, yani Akıl adına yapmalarıyla ayırdedilirler. Bu yıkıcılıktan yayılan budalalık ve şanssızlıklar zinciri, özellikle din savaşlarının yaygınlaştığı yüzyıllarda, yoksulluğun başedilemez hale geldiği dönemlerde özellikle göze çarpıyor. Kant’tan önce 17. Yüzyıl filozoflarının “eski düşünme biçimlerini” yıkıp tuzla buz ettikleri söylenebilir. Ama bu yarım bir portredir. Kant’a gelinceye dek, Descartes’ın, Spinoza’nın ve Leibniz’in “sistem”leri modern felsefenin Kant’la birlikte yeniden yola düzülmesini sağlayacak incelikli araçları büyük bir yetkinlikle ürettiler. Yine Kant’a gelinceye dek, özellikle Anglo-Sakson ampiristlerinin elinde, “dogmatik” düşünce biçimleri derin sarsıntılar geçirdiler. Akıl pek o kadar güvende değildi –kötüye kullanılabilirdi her zaman. Filozofların seçtikleri ilk yolun “akla güvensizlik” ya da “akıldışına kaçış” olmaması bilhassa manidardır. Onyedinci ve Onsekizinci yüzyılların bu özgüveni, klasik karakterlidir ve büyük bir felsefi uğraşıya malolmuştur. Onyedinci yüzyıl, aklı boyunduruğu altında bulunduğu bir dizi baskıdan özgürleştirmek kaygısını taşıyordu –Descartes’da “kuşkular”, Spinoza’da “dogmatizm ve din”… Onsekizinci yüzyıla geldiğimizde Kant, aklı korumak uğruna büyük çabasına kalkıştığı zaman, –bunu gerçek anlamında, yani birinin aklını başında tutabilmek uğruna girişmek zorunda olduğu gerçek, somut mücadeleyi anlayın– modernliğin eşiğine gelmiş bir dünyanın koşullarını buldu karşısında: Aydınlanmış Despot’un döneminden Devrimler Çağı’na geçiliyor gibiydi. İşte Kant, aklı korumanın ve varlığını sürdürmesini sağlamanın yeni araçlara –kuşkusuz felsefi araçlar bunlar– kavuşturulmaksızın başarılamayacağını anlayan ilk kişi oldu. Aşağıda, aklı korumak ve kurda kuşa yem etmemek uğruna, başarılarıyla başarısızlıklarıyla, iyilikleriyle kötülükleriyle, bir filozofun hangi yolları takip etmiş olduğuna, hangi kavramsal araçları nasıl üretmiş olduğuna bir göz atmaya çalışacağız.
İyi bir Protestan olarak Kant, Onyedinci yüzyılın üç büyük akılcı düşünürünün, Descartes, Spinoza ve Leibniz üçlüsünün sunduklarını tümüyle kabul edemezdi. Spinoza dinin de aklın yanında korunması yolunda sarfettiği büyük çabalar söz konusu olsa bile, bir Protestanı asla rahatlatmayacak, tehlikeli bir felsefi sistem kurmuştu. Spinoza’nın meydan okuyuşu karşısında Descartes felsefesi, “cogito”su dışında çoktan sulara gömülmüştü ve Leibniz’in Spinoza’dan kurtulmak uğruna bahşettiği Théodicée, Tanrı Övgüsü, pek de inandırıcı gelmiyordu artık. İngiliz ampiristleri ise, Kant’ın Hume konusunda bizzat dile getirdiği gibi, onu “dogmatik uykusundan uyandırmış” olsalar bile, aklın korunması açısından yine oldukça tehlikeli düşüncelere sahiptiler. Yeni bir felsefi sistem kurma fikrinin Kant gibi bir düşünüre ne zaman geldiğini, hatta gerçek anlamda gelip gelmediğini bilmiyorum –ama yeni, modern bir felsefe sisteminin inşa edilmesinin tam zamanında yaşadığı ve bunu gerçekleştirdiği anlaşılıyor. Kant’tan sonra herkes, bir anlamda hep Kantçıdır.
“Eleştiri Felsefesi” düşüncesi, her şeyden önce, “sistem felsefesi” fikrini dışlamaz –Kant’ın “eleştirisi” tam anlamıyla, en az Spinoza’nınki kadar “sistem felsefesi”dir. Yalnızca “sistemlerin eleştirilmesi”nin söz konusu olabildiği günümüzde, sistem kurma faaliyetini bir tarafa bırakmış olanların kulağına bunun fısıldanması gerekir. Ama her durumda, Spinoza’nın “sistem”i “hukuki” terimlerden dikkatle kaçınan, doğal karakterli bir sistemdir. Hiç kimse Spinoza kadar, “hukuki” terimlere güvensizlik duymamış, hukuksal otoriteye onun kadar sert saldırılar yöneltmemişti. Kant’ta ise, aksine, “hukuki” terimlerin aşırı bolluğu göze çarpar: Akıl bir yönetici, bir hakim gibi olmalı, yargılamalı, yargısını uygulamaya koymalı, otoritesini gerçekçi bir biçimde tesis etmelidir. Böylece Kant yalnızca kendi kavramlarının değil, bahsettiği herşeyin başına bir “yargıç” dikecektir. Kant felsefesinin temel özelliği, varlığı hukuki terimler dahilinde ne kadar düşünülebilirse o kadar, düşünmeye çabalamaktır. Buna karşın, Kant’ın Hegel gibi bir “hukuk felsefesi” oluşturmak için aşırı çaba göstermemesi anlaşılabilir. Kurduğu mahkemeler, Hegel’in “hukuk”undan farklı yerlere, Devlet’e değil, üniversitelere, sivil, yani burjuva topluma değil kavramlar dünyasına dikileceklerdir.
Peki Akıl söz konusu olduğunda, onu kim yargılayacaktır? Aklı kim yargılamaya yetkilidir? Dogmatikler, Kant’a göre, Aklı yargılamaya bir Kilise öğretisini, dogmasını, ya da akıldışı bir otoriteyi çağırmaları yüzünden, geçersiz ve yetkisiz mahkemeler kurmakta ve insanları haksız yere mahküm etmektedirler. Ampiristler de yine aklın dışındaki bir otoriteyi, deney verilerini, Doğayı ya da başka bir şeyi yargıç kisvesiyle işe koşmaktadırlar. Bilmedikleri, önce “öznenin”, yani Aklın bizzat kendini yargılaması gerektiğidir. Kant’ın bu düşüncesinin modern hukukun biçimsel bir ilkesine tamı tamına tekabül ettiğini not etmek gerekiyor: Yargılanan özne, cezaya ya da ödüle layık olabilmek için, önce kendi kendini yargılayabilir konumda olmalıdır –aklı başında olmalıdır, deli olmamalıdır, ergin olmalıdır vesaire… Aklı dış deneysel bir dünya, ya da bir dogma yargılamaya kalkışabilir elbette –ama Kant artık Aklın önce kendi kendini yargılayabilecek, dolayısıyla kendini yargılayacak yasaları imal edecek bir güç haline gelmesini istemektedir. Akıl bir “yasakoyucu” olmalıdır.
Aklın “yasalar koyması” ne demektir? Her şeyden önce, Kant felsefesi Aklın “yasakoyucu” olduğu, kendi kendini yargılama gücüne ve otoritesine kavuşturulacağı bir felsefedir. Akla kimse herhangi bir şey buyuracak yetkiye sahip değildir. Sözgelimi Spinoza, doğanın ya da Tanrı’nın buyruklarının insanların birbirlerine verdikleri buyruklardan bambaşka türden olduğu yolundaki düşüncsinde sonuna kadar haklıdır. Ama Kant’la birlikte, ilk bakışta tuhaf gelebilecek bir düşünce sahneye girer: Kendi kendini yargılamaya girişmeden önce, kendine “yasalar koymak” gerekir –bu yasakoyucu dışarıdan, Aklın dışından getirilemez: Doğa veremez bu yasaları, çünkü, sözgelimi doğa açısından, çocuk yapabilecek yaşa geldiğimde “ergenleşirim” ama Aklın “erginleşmesi” için, ya da başka bir deyişle, insanların beni hukuken “ergin” addetmeye başlaması için, yani kendi hakkımda yargıda bulunmaya “yetkin” hale gelmek için daha on fırın ekmek yemem gerekir. Doğa ile Kültür arasındaki Antik Yunan’dan beri varolan ayrım (nomos’a karşı phusis) Kant ile birlikte çok güçlü bir yapıya kavuşuyor. Böyle bir yasayı Tanrı’nın da koymadığını, onun yasalarının “zorunluluklar”ın dilinden telaffuz edildiğini, dolayısıyla “özgürlüğün” Tanrı yasaları karşısında söz konusu olamayacağını Spinoza’dan beri zaten biliyoruz. Deney de bu yasayı koyamaz, çünkü Hume’ün gösterdiği gibi, salt bir alışkanlıklar zincirine gönderme yapmaktadır –insanın “akıllı” hayatı, orada tam bir uzlaşımlar ve alışkanlıklar silsilesidir ve bütün bunların hiçbir garantisi, hiçbir kesinliği yoktur. Öyleyse Tanrı’nın bahşettiği Akıl, bu yasayı kendi başına koymak zorundadır. Kendini yargılayacak olan yine kendisidir.
Hep “yetkin” olmaktan, “yetkili” olmaktan bahsedip duruyoruz. Kant felsefesi bizi hep bu türden hukuki terimlerle konuşmaya zorlamaktadır. Oysa, yukarıda söylediğimiz gibi, Kant o kadar da “hukuksever” birisi değildir. Hukuki meseleleri İngilizlerin deyimiyle case by case, yani olguların somutu içinde ele almayı daha çok sevebilecek biridir.

ULUS BAKER