Abdülhak Hamit Tarhan 1851-1937
Ey beşer çehreli hayvan, heyhat,
İNSAN VE TOPLUM ÜZERİNE DEĞİŞLER
Bedii Nezihi Oz (Bu yazı Ümit İriş arşivinden alınmıştır . )
Toplum içinde yaşayan insan, gerek kendisine gerekse başkalarına güvenmeyi
bilmelidir.
Düşünülerini öncelikle kendi bilgi birikimiyle ölçer.
Bu ölçmenin sonunda doğru düşünmekte olduğunu sanabilir. Bunu sağlama
bağlayabilmek için ise aynı konuda başkalarının ne düşündüğünü de
bilmelidir.
Kaldı ki, görüşüne başvurduğu kişiler de yanılabilir. Paylaşılan
düşünülerin doğruluğu, ancak bilimsel nitelikli bilgiyle güvenceye bağlanır.
Çünkü her bilgi görelidir ve geliştikçe saltıklığının doğrultusunda ilerler.
İnsanın kendi kendine vermiş olduğu bir söz, başkalarına vermiş olduğu
birçok sözden daha değerlidir. Belki bir sözle başkalarını oyalar ya da
kandırır ama kendisini asla kandırmamalıdır. Bunun ölçütü, insanın başkasına
karşı olduğu gibi, hatta başkasından önce kendisine karşı içtenlikli
olmasıdır.
* * *
İnsanı istemediği, inanmadığı bir işi yapmaya zorlamanın hiçbir yararı
olmaz.
Herhangi bir baskı, duygusal etkileme, zorunlu tutma ya da güç
kullanma ile yaptırılan bir işin beklendiğince, umulduğunca, başarılı, iyi
ve güzel bir tarzda yerine getirileceğinden kuşku duyulur.
Hiç kimse,
gücünün yetmediği, istese de yapamayacağı, beceremeyeceği bir işi
üstlenmemelidir. Yapmaya kalkışması, başkalarından önce kendisini kandırması
demektir.
Hiçbir şey söylememek gerektiğinde olduğu gibi, bir şey söylemek gerekmediği
zaman da susmasını bilmek erdemliliktir.
Fakat konuşup anlatmanın bir yararı
olacak ise, bildiğimizi ve düşündüğümüzü söylemeliyiz. Bunu yapmazsak, bilgi
ve düşüncelerimizi sadece kendimize saklamanın yanılgısına düşeriz. Görevin
eş güdümle, paylaşılarak yerine getirilmesi gerekliyse, bundan bir ortak
yarar bekleniyorsa, bilgi ve düşünülerin öncelikle ortaya serilmelidir.
İnsan neyi yapabileceğini, nasıl bir yükü taşıyabileceğini bilmeli ama
edinmiş olduğu bu deneyimle yetinmemelidir. Daha önce hiç yapmamış olduğu,
hatta nasıl yapılacağını bilmediği bir işi üstlenmeye, kaldırabileceğini
bildiği yükten daha ağırını kaldırmayı denemeye girişmek üzere yürekli
olmalıdır.
* * *
Herkesin her zaman her şeyi bilmesi gerekmez. Hiç kimse de her şeyi bilemez.
Pek az kişinin bilip birçoklarının bilmemesinde yarar olan gerçekler,
herkesin bildiklerinden çok daha fazladır. Her bilginin edinilmesinin de bir
zamanı, bir sırası vardır.
Zaten öyle olmasa “giz” kavramının ne anlamı kalır?
İnsan, olumsuz tutkularını yenmeyi bilmelidir. Bunun yöntemini de
bilmelidir. Önce öz varlığına egemen olmalı, kendini yoklayıp eleştirmeyi
başarmalıdır. Tutkularını baştan sona gözden geçirmelidir. Hiçbir tutkusu
olmadığına karar verirse, boşuna yaşıyor demektir.
Çünkü insanın yaşamda
amaçları olmalıdır. Onları gerçekleştirmek için uğraşmalıdır. Bir amacın
gerçekleşmeyişi üzerine hemen umudunu yitirip caymamalıdır. Ona sarılıp
bağlanmalı; direnmelidir. Birer tutku düzeyine getirdiği amaçlarından
hangisinin sadece kendisi, hangisinin toplum için olduğunu saptamalıdır.
Sadece kendisine ilişkin tutkuları, başkalarına zarar vermediği sürece
saygıya değer.
Topluma yönelik, toplumun bilimsel nitelikli bilgi ile
güçlenip gelişme göstererek evrim doğrultusunda ilerlemesini sağlayabilecek,
insanların barış, esenlik ve mutluluğuna katkıda bulunacak tutkuları ise ona
onur kazandırır.
İnsan, tüm insanları ve tüm toplumları içeren, sürekli ve koşulsuz, evrensel
nitelikli bir barışın sağlanması peşinde koşmalıdır. Böyle bir barışın,
ancak bireylerin içsel verimlilikleriyle güçlenip gerçekleşebileceğini de
bilmelidir. Bunun için tek tek bireylerin yetmeyeceğini, sürekliliği için
topluma yaygın bilinçlenmenin geliştirilmesinin gerektiğini de bilmelidir.
Ancak, toplumlar için barış arayışında olan insan, önce kendi kendisiyle
barışık olmalıdır.
* * *
Doğanın kendine özgü bir devinimi, verimliliği, kendi kendini sürekli olarak
yenileyişi vardır. Bu süreklilik ve yenilenme olgusu, birçok öğesinde
saltıklığa oranla hiç de uzun zamanda değil ama bir insanın genel yaşam
süresine oranla kolayca farkına varamayacağı bir süre içinde gerçekleşir.
Bitkilerin değişimi ise daha belirgindir; hatta birçoğu doğrudan mevsimlere
bağlı belirgin yenilenmeler sergiler. Bu, doğanın ölümsüzlüğünün
göstergesidir.
İnsan, önceleri doğanın kendisine egemen olduğunu sanıp onu tanrılaştırarak
tapınmaya yönelmiş, sonra yarattığı bu tanrının kendisine karşı olduğunu
sanıp onunla boğuşmaya, ona üstün çıkarak doğanın egemenliğini eline
geçirmeye kalkışmıştır. Ancak, bir kez tanrıyı yaratmış olduğu, üstelik
ondan cayamadığı için, bu kez onu başka yerlerde, evrenin kendisinin
uzanamadığı ve hiç uzanamayacağını sandığı boyutlarında aramaya başlamıştır.
Buna karşın doğa gene de ondan üstündür; çünkü insan ölüp gitmekte ama doğa
ölümsüz kalmaktadır.
Doğaya egemen olduğunu sanan insan, kendine bu egemenliği sağlayan etkenin
edindiği bilimsel nitelikli bilgi olduğunu göz ardı edip onu kıskanmaya
başlamış, ölümsüzlüğünün peşinde koşar olmuştur.
Bunun için kimileri insanın “beden” ve “ruh” diye birbirini bütünleyen iki
temel öğeden oluştuğu varsayımına kapılmış, beden ölümlü olsa bile ruhun
ölümsüz olacağı inancıyla kendisini avutmaya girişmiştir.
Avunma insana bir geçici mutluluk sağlayabilir ama bilimsel yöntemle bu varsayımın kökünden
yanlış olduğu kanıtlanacak olursa, çöküntüye uğramaktan sakınamaz.
İnsan için “ölümsüzlük” vardır ama bunu birtakım varsayımsal kavramlarda
aramanın anlamı da yararı da yoktur.
Ağaç kendi kendini doğanın belli yasalarına bağlı olarak yeniler. Bunun en
açık örneği yapraklarını değiştirmesinde, benzerlerini oluşturmak üzere
tohum verişinde izlenir.
İnsan da doğanın bir öğesidir. Bu oluşumdan kendi
payını alır. Ancak sürekli olarak kendini yenileyerek ölümsüzlüğünü koruyan
tek tek her bir “insan” yani “kişi” olamaz; bireyin kendini beğenen bir
tutumla öğündüğü kendi soyu da olamaz.
Nitekim “ölümsüz” olan genelde ağaç değil, hatta akasya gibi belli bir ağaç
türü bile değil, tümünün hep bir arada oluşturduğu orman, daha doğru bir
deyişle doğanın bütünüdür.
İnsanın bundan aldığı pay, ancak diğer insanlarla
birlikte oluşturduğu “insanlık bütünü”nün ölümsüz oluşudur. Bu bütün içinde
bireysel boyutta bedensel ölümden sonra yaşamın sürekliliğini sağlayan
etken, kişinin çocukları ve onların çocukları yani soyunun sonrası değil,
ardında bıraktığı anılar ve yapıtlardır.
Çevremizde yer alan birçok öğenin, karşılaştığımız birçok olayın bazısını
çok önemseyip üzerinde durur, bazısını göz ardı ederiz; hatta hiç
ilgilenmeyiz. Oysa göz ardı edilen ya da ilgilenilmeyen olay ya da olgu,
bilmediğimiz ya da hiç beklemediğimiz bir işlevi yerine getirmekte olabilir.
Evrendeki hiçbir şey için onun “önemsiz” ya da “gereksiz” olduğunu
söyleyemeyiz.
Önemsizlik, ancak ona kendi değer yargılarımız uyarınca
belirlediğimiz bir sıralamanın başlarında yer vermeyişimizden ileri gelir.
Gereksizlik düşüncesi de parçayı bütünüyle birlikte kavrayamayışımızın
sonucudur.
Oysa bir başka açıdan bakacak olursak, bu sıralama değişikliğe uğrayabilir.
Bu nedenle hiçbir olay ya da olguya tek bir yandan değil, çok yönden ve
kendi içinden olduğu kadar üzerinden, hatta olabildiğince uzağından
bakabilmeliyiz. Bütünün parçası ile birlikte bütünü de görmeye çalışmalıyız.
Sadece dış görünüşe bakarak aldanmamak gerekir. İşin içine girildiğinde
karşı karşıya gelinen gerçek, sanılan ya da tasarlanandan çok farklı
olabilir.
* * *
Yapılamayacak bir işi ille de yapmak ya da nasıl yapılacağını bilmediği bir
işi kendi bildiği yöntemle yapmak için çabalamak akılsızlara düşer.
Önce işin ne olduğunu anlamak, nasıl yapılacağını öğrenmek gerekir.
Ağır gibi görünen her işi yapmak için salt beden gücü yetmez. Çoğu zaman
zihin gücü ve nasıl yapılması gerektiğine ilişkin bilgi, beden gücünü aşar;
olanaksız gibi görüneni olanaklı kılar.
Bilgi ile yeterince donanmamış zihinler, ancak beden gücü kullanabilir.
Gerektiğince donanmış zihinler ise yapılacak iş için gücün nasıl
kullanılması gerektiğini bilir.
Bir işin nasıl yapılacağını bilmek de o işi yapabilmeye yetmez. O işi
gerçekten yapabilmek için yapmaya girişmek gerekir.
İnsan, nasıl yapılacağını bildiği, hatta nasıl yapıldığını gördüğü bir işi
ilk kez kendi başına yapmak üzere denediğinde başarısız olabilir. Hemen
umudunu ve kendine güvenini yitirirse, o işi hiçbir zaman yapamaz.
Bilimsel nitelikli bilgi de insanı yanıltabilir. Çünkü bilimsel, yöntemle
sağlanır. Temel öğelerinden biri deneydir. Bir doğa yasası birkaç deneyle ya
da sınırlı veri kullanılarak oluşturulamaz. Böylece ancak sonraki bilimsel
araştırmalara basamak olacak bir varsayım kurulabilir. Bu varsayım doğru
olabileceği gibi çok yanlış da çıkabilir.
Yaşamda elde edilen her veri, doğaya uyarlanarak sınanır. Böylece saltık
gerçeğin doğrultusunda, bütünlenmemiş göreli gerçeklere varılır. Bununla da
yetinilmez; edinilen bilginin doğruluğunu hangi koşullar altında koruduğu
sürekli olarak izlenir. Hiçbir zaman kesin, son ve değişmez olarak
nitelenmez.
Çünkü kesin, son ve değişmez olarak nitelenen her şey dogmadır.
* * *
İnsan doğada bazı zaman bir düzen kurabilmek için çok uğraşır. Oysa doğanın
kendine özgü, hiç şaşmaksızın işlemekte olan bir düzeni vardır.
İnsan doğayı kendine göre değiştirmek için uğraşacağına, onu anlayarak ona
uymaya, yasalarını araştırarak öğrenip yararlanmaya bakacak olsa, doğanın bu
bozulmaz düzeni içinde kendi uyumluluğunu da sağlar.
Dışarıdan bakıldığında, bazı olgular kendi kendine en yetkin biçimde
oluşuyor gibi görünür. Oysa hiçbir şey kendi kendine oluşmaz. Her oluşumun
bir yasası vardır. Bu yasanın kapsamında yer alan, kuralı bozmayan
istisnalar bile doğanın kendiliği gereğidir.
Doğanın yasaları, insanın önünde okunmayı bekleyen açık bir kitapta yazılı
gibidir. İnsanın karşı karşıya olduğu asıl güçlük, bu kitabı okumayı
bilmesi, okuduğu zaman da ne okuduğunu anlamasıdır.
* * *
Kiminin gözleri âdeta kapkara bir gözbağı takmışçasına kör gibidir. Ne kadar
bakarsa baksın hiçbir şey göremez. Kendisini farkında bile olmadan bilgisiz
kalmaya tutsak etmiş, bilimsel gerçeklerin dışına itip dogmalara bağlamış,
hatta belki olumsuz tutkularını gideremediği için bağnazlığa bile düşmüş,
boş inançlara kapılmıştır.
Bir gün gözbağını çıkarıp atarsa, baştan sona bilgiyle donanmış olur mu?
Olanaklı değil… Dogmalarından hemen sıyrılabilir mi? Çok zor… Hiçbir
bakımdan bağnazlık etmediğine ilişkin kendi kendine olsun güvence verebilir
mi? Kuşkulu…. Hiçbir boş inancı kalmamış olabilir mi? Bunu savunursa
yanılır.
Kiminin eli kolu bağlı gibidir. Kendisi için istese de hiçbir şey yapamaz.
Hele değişmek, gelişmek, evrimsel doğrultuda ilerlemek isterse bunu hiç
başaramaz. Hatta bu bakımdan çoğu kişi kendisini başkalarının etkisinden ve
toplum içinde yaratılmış yanılgılı töre ya da baskıdan kurtaramaz. Zaten
toplumsal ortamda bilinç edinememiş olarak yaşamakta olan insanlara bir
“sürü” demek çok daha doğru olur.
Çalışmak bize çok şey öğretir. Edindiğimiz her yeni bilgi de bize giderek
daha çok bilgi edinmemiz gerektiğini gösterir. Bilgilerimiz arttıkça
yetersizliğimizin farkına daha çok varırız. Dogmalarımızı, olumsuz
tutkularımızı gidermiş olduğumuzu sanabiliriz ama hiç kalmamış olduğunu
nasıl ileri sürebiliriz?… Bağnazlıktan sakınmaya uğraşabiliriz. Buna
karşın acaba hiç diretmelerimiz, bağnazca tutum ve davranışlarımız kalmamış
mıdır?… Hiçbir boş inancımız olmamasıyla âdeta öğünürüz. Acaba gerçekten
hiç yok mudur?
Birey, bu gibi soruların yanıtlarını kendi kendine veremez. Bunları
yanıtlamak başkalarına düşer. Birey ancak bu soruları zihninden geçirip
kendi kendini yoklayarak yargılayabilir. Bundan sonrasını başkaları
yapmalıdır. Bir kişi hakkında nasıl bir yargıya varmış olurlarsa olsunlar,
bunu o kişinin yüzüme karşı söylemeli, onu eleştirmelidirler. İnsanın
yanılgılarını giderebilmesi için öz eleştiri yeterli olmaz.
İnsan kendi başına olumlu bir yaşam sürdüremez. Her bakımdan kendi kendine
yetemez. Topluma gereksinmesi vardır. Bir toplumda insanların birbirlerine
gönülden bağlı olması, dayanışma içinde birlik ve bütünlük oluşturması
toplumun genel yararı bakımından kaçınılmazdır. Toplumun bu genel yararı,
bireye de bir özel yarar olarak yansır.
Buna karşın birey, kendi buyrultusuna egemen olabilmeli, diğer kişiler
üzerinde hiçbir olumsuz etki yaratmadan özgürlüğünü korumalıdır. Hele
düşünme ve vicdan özgürlüğünü toplumun yargılarına hiçbir zaman ve hiçbir
koşul altında teslim etmemelidir.
* * *
İnsan daha önce hiç karşılaşmamış olduğu birtakım bilgiler elde ettiğinde
gerçeklere varmış olduğunu sanabilir. Oysa varmış olduğu şey sadece doğanın
sonsuz gerçeğine ilişkin göreli doğrulardan bir bölümüdür. Bunlardan her
biri ona saltık gerçeğe doğru biraz daha yaklaşması olanağını sağlar.
* * *
İnsan çoğu kez edindiği bilimsel nitelikli bilgi verilerinden yararlanıp
aklını kullanarak gerçeğe adım adım, ağır ağır yaklaşır.
Bu süreçte edindiği her bilgi, saltık bütünün göreli bir parçasıdır.
Bu göreli parçaları birleştirip aralarındaki ilişki ve bağıntıları kurarak
yasaları bulması gerekir. Tıpkı milyonlarca parçadan oluşan bir resimli
bilmecenin her bir parçasını olması gereken yere yerleştirip diğerleriyle
birleştirerek tabloyu oluşturması gibi…
İnsan bu uğraşısında yalnız değildir. Olmamalıdır. Her şeyi tek başına
yapmaya, her doğruyu kendi başına bulmaya kalkışırsa, hem zamanı boşa harcar
hem de hiçbir yere varamayabilir.
Gerçeklerin araştırılmasında başkalarının ulaştığı bilimsel nitelikli
bilgileri de kendi uğraşısının verileri olarak değerlendirerek
kullanmalıdır. Bu nedenle, doğanın koynunda saklı olan gerçeklerin
bulunmasında, kişi hem başkalarına destek olmalı hem onlardan destek
almalıdır. Kendisi kadar başkalarına da güven duyarak dayanışma kurmalıdır.
Her an ve birçok bakımdan yanılgıya düşmüş olabileceğini kabul etmeye hazır
olmalıdır. Sırf kendi doğrularının gerçeğe yönelmekte asallığını savunmak
yerine, başkalarının doğrularının da geçerli olabileceğini içtenlikle
benimsemelidir.
Bu çabanın aşamaları zaman zaman başarılı olur. Ancak yapılan girişimler
çoğu kez başarısızlıkla sonuçlanır.
Her başarısızlık, onu mutlaka izlemesi gereken bir sonraki girişim için bir
istek yarattığı sürece “başarı” sayılır. Denemelerinden beklediği sonucu
alamayan kişi, bundan ötürü onarılmaz bir düş kırıklığına uğrayıp direncini
yitirerek çabalarını sürdürmekten cayarsa, artık onun için gerçeğe ulaşma
umudu kalmaz.
Gerçeklere ulaşabilmek için bilimsel yöntem, alçak gönüllülük, öz eleştiri,
dayanışma, kendine ve başkalarına güven yeterli değildir. Bu yolda en önemli
etken direşken olabilmektir.
Gerçek, bazı zaman beklenmedik bir anda, beklenmedik bir biçimde belirir.
Öyle ki, kendisiyle birlikte parçalarına ilişkin doğruları da birlikte
ortaya koyar. Böyle bir olguyla pek ender karşılaşılsa bile, bu durum
gerçekleri ararken direncini yitirmemiş olan kişinin ödülü olur.
* * *
Bazı zaman simgesel bir yöntemle yapılan bir anlatım sözcüklerden çok daha
güçlü, etkili ve kapsamlı olur. Herkes bu anlatımı kendi bilgileri uyarınca
yorumlar, kendine göre bir pay çıkarır.
* * *
Bir sözcük, hatta bir kavram “nitelendirilemez” olabilir mi?
Olamaz çünkü böyle bir sözcüğün anlamı, böyle bir kavramın tanımı olmaz.
Fakat bir gerçek nitelendirilemez olabilir.
Aradığımız gerçeklerin nesnel ve göreli olduğunu belirtiriz. Böyle olmazsa,
ya kişiye bağlı ve “doğru” dediğimiz bir öznel gerçekten ya da saltık
gerçekten söz ediyoruz demektir. Asıl sorun “saltık gerçek” kavramındadır.
Saltık gerçek, her zaman, her yerde ve her koşul altında geçerliliğini
sürdüren, hiç değişmeyen, kendiliğinden bütünlenmiş ve hiçbir gelişime gerek
görmeyen, hep öyle olmuş ve öyle olmayı sürdürecek gerçektir.
Bu, “dogma”dan söz etmekle özdeştir. Eğer böyle bir gerçek tek bir sözcükle
dile getirilebilirse, bunun kesinlikle olamayacağını ileri sürmek bağnazlığa
düşmekle özdeşleşir.
Dolayısıyla, böyle bir sözcük de dogmadan başka bir şey olmaz. Bu bağlamda
bir yandan dogmadan sakınıp diğer yandan da her şeye karşı çıkarak
bağnazlığa düşmemek, ancak böyle bir kavramın ya da onu yansıtan sözcüğün
nitelendirilemeyeceğinin ortaya konuşu ile olanaklıdır.
* * *
Bilimsel nitelikli bilgi ve akıl verilerinden yararlanarak gerçekleri
araştırmak, insanların ortak barış, esenlik ve mutluluğu için çalışmak
yetmez. Gerçekleri arayanları yollarından döndürmeye, yıldırmaya ve
uğraşılarını engellemeye, insanlığın genel yararına sundukları bulgularını
salt kendi çıkarları için ve kötü niyetle kullanmaya kalkışanlar olabilir.
Gerçekleri araştıranlar, gözlerini açmalı, her zaman uyanık olmalı,
çevrelerini kollamalıdır. Başkalarından önce kendilerini korumasını
bilmelidirler ki, başkaları için olan iyi, güzel ve yararlı tasarımlarını
eyleme koyabilsinler.
* * *
Bilimsel nitelikli bilgiyi olur olmaz her yerde apaçık ortaya sermemeyi
bilmek ve bundan kaçınmak yetmez. Niçin böyle bir tutum benimsemek
gerektiğini de bilmeli, anlamalı, bunun gereğine ve doğruluğuna inanmalıyız.
Başkalarının duyması ve öğrenmesi gerekmeyen, bundan hiçbir yarar elde
edilemeyecek, aksine belki de birtakım kişilerce öğrenilirse toplum için
zararlı olabilecek bilgiler vardır. Bunları özenle korumalıyız.
Sonuçsuz tartışmalara yol açabilecek, uzlaşma olanağı bulunmayan, ortak
gelişim bakımından ne paylaşım ne yarar sağlayabilecek konularda konuşup
boşuna zaman yitirmekten de sakınmalıyız. Hiç de anlatılması gerekmeyen
şeylerden söz etmenin de hiçbir anlamı yoktur.
Hiçbir “giz” bireye özgü kalmamalıdır. Bireyin saklı tuttuğu bilgi “giz”
bile olmaz. Onu özenle seçilmiş, güvenilir kişilerle paylaşmak gerekir. Bu
paylaşım olmazsa, saklanan bilgi bir gün herhangi bir nedenle yitirilebilir.
Yitirilmiş olan bilimsel nitelikli bir bilginin yeniden kazanılması
insanlığa çok zaman harcatır; üstelik çok pahalıya mal olur. Bu nedenle,
bilimsel nitelikli bilgi gelişigüzel bir şekilde açıklanmamalı ama
yitirilmemesi, onu edinmeye hakkı olan kişilerin gerektiğinde ona
ulaşabilmesi için de sıkıca korunmalıdır.
* * *
Doğanın gizlerini çözebilmek ve bilimsel nitelikli bilgiyi salt gerçeklerin
araştırılması için kullanıp ondan yararlanmakla kalmayıp ona sahip olabilmek
için, felsefeye de gereksinme vardır. Bunları birleştirip ve uyumunu
sağlayan kişi, gerçek bir aydın olma yolunu tutar. Ancak, bu yıllarca süren
özenli ve yılmaksızın yürütülmesi gereken bir uğraşıyı gerektirir.
Görmek, okumak, izlemek, dinlemek, yorumlamak, parçaları birbirine bağlayıp
aralarındaki ilişkileri kurmak yetmez. Kişinin, tüm bireysel niteliklerini
de değerlendirerek buna katmasını, sağduyu ile davranma bilincini de üstün
bir düzeyde geliştirmesini gerektirir.
İNSAN VE TOPLUM ÜZERİNE DEĞİŞLER
Bedii Nezihi Oz (Bu yazı Ümit İriş arşivinden alınmıştır . )
Toplum içinde yaşayan insan, gerek kendisine gerekse başkalarına güvenmeyi
bilmelidir.
Düşünülerini öncelikle kendi bilgi birikimiyle ölçer.
Bu ölçmenin sonunda doğru düşünmekte olduğunu sanabilir. Bunu sağlama
bağlayabilmek için ise aynı konuda başkalarının ne düşündüğünü de
bilmelidir.
Kaldı ki, görüşüne başvurduğu kişiler de yanılabilir. Paylaşılan
düşünülerin doğruluğu, ancak bilimsel nitelikli bilgiyle güvenceye bağlanır.
Çünkü her bilgi görelidir ve geliştikçe saltıklığının doğrultusunda ilerler.
İnsanın kendi kendine vermiş olduğu bir söz, başkalarına vermiş olduğu
birçok sözden daha değerlidir. Belki bir sözle başkalarını oyalar ya da
kandırır ama kendisini asla kandırmamalıdır. Bunun ölçütü, insanın başkasına
karşı olduğu gibi, hatta başkasından önce kendisine karşı içtenlikli
olmasıdır.
* * *
İnsanı istemediği, inanmadığı bir işi yapmaya zorlamanın hiçbir yararı
olmaz.
Herhangi bir baskı, duygusal etkileme, zorunlu tutma ya da güç
kullanma ile yaptırılan bir işin beklendiğince, umulduğunca, başarılı, iyi
ve güzel bir tarzda yerine getirileceğinden kuşku duyulur.
Hiç kimse,
gücünün yetmediği, istese de yapamayacağı, beceremeyeceği bir işi
üstlenmemelidir. Yapmaya kalkışması, başkalarından önce kendisini kandırması
demektir.
Hiçbir şey söylememek gerektiğinde olduğu gibi, bir şey söylemek gerekmediği
zaman da susmasını bilmek erdemliliktir.
Fakat konuşup anlatmanın bir yararı
olacak ise, bildiğimizi ve düşündüğümüzü söylemeliyiz. Bunu yapmazsak, bilgi
ve düşüncelerimizi sadece kendimize saklamanın yanılgısına düşeriz. Görevin
eş güdümle, paylaşılarak yerine getirilmesi gerekliyse, bundan bir ortak
yarar bekleniyorsa, bilgi ve düşünülerin öncelikle ortaya serilmelidir.
İnsan neyi yapabileceğini, nasıl bir yükü taşıyabileceğini bilmeli ama
edinmiş olduğu bu deneyimle yetinmemelidir. Daha önce hiç yapmamış olduğu,
hatta nasıl yapılacağını bilmediği bir işi üstlenmeye, kaldırabileceğini
bildiği yükten daha ağırını kaldırmayı denemeye girişmek üzere yürekli
olmalıdır.
* * *
Herkesin her zaman her şeyi bilmesi gerekmez. Hiç kimse de her şeyi bilemez.
Pek az kişinin bilip birçoklarının bilmemesinde yarar olan gerçekler,
herkesin bildiklerinden çok daha fazladır. Her bilginin edinilmesinin de bir
zamanı, bir sırası vardır.
Zaten öyle olmasa “giz” kavramının ne anlamı kalır?
İnsan, olumsuz tutkularını yenmeyi bilmelidir. Bunun yöntemini de
bilmelidir. Önce öz varlığına egemen olmalı, kendini yoklayıp eleştirmeyi
başarmalıdır. Tutkularını baştan sona gözden geçirmelidir. Hiçbir tutkusu
olmadığına karar verirse, boşuna yaşıyor demektir.
Çünkü insanın yaşamda
amaçları olmalıdır. Onları gerçekleştirmek için uğraşmalıdır. Bir amacın
gerçekleşmeyişi üzerine hemen umudunu yitirip caymamalıdır. Ona sarılıp
bağlanmalı; direnmelidir. Birer tutku düzeyine getirdiği amaçlarından
hangisinin sadece kendisi, hangisinin toplum için olduğunu saptamalıdır.
Sadece kendisine ilişkin tutkuları, başkalarına zarar vermediği sürece
saygıya değer.
Topluma yönelik, toplumun bilimsel nitelikli bilgi ile
güçlenip gelişme göstererek evrim doğrultusunda ilerlemesini sağlayabilecek,
insanların barış, esenlik ve mutluluğuna katkıda bulunacak tutkuları ise ona
onur kazandırır.
İnsan, tüm insanları ve tüm toplumları içeren, sürekli ve koşulsuz, evrensel
nitelikli bir barışın sağlanması peşinde koşmalıdır. Böyle bir barışın,
ancak bireylerin içsel verimlilikleriyle güçlenip gerçekleşebileceğini de
bilmelidir. Bunun için tek tek bireylerin yetmeyeceğini, sürekliliği için
topluma yaygın bilinçlenmenin geliştirilmesinin gerektiğini de bilmelidir.
Ancak, toplumlar için barış arayışında olan insan, önce kendi kendisiyle
barışık olmalıdır.
* * *
Doğanın kendine özgü bir devinimi, verimliliği, kendi kendini sürekli olarak
yenileyişi vardır. Bu süreklilik ve yenilenme olgusu, birçok öğesinde
saltıklığa oranla hiç de uzun zamanda değil ama bir insanın genel yaşam
süresine oranla kolayca farkına varamayacağı bir süre içinde gerçekleşir.
Bitkilerin değişimi ise daha belirgindir; hatta birçoğu doğrudan mevsimlere
bağlı belirgin yenilenmeler sergiler. Bu, doğanın ölümsüzlüğünün
göstergesidir.
İnsan, önceleri doğanın kendisine egemen olduğunu sanıp onu tanrılaştırarak
tapınmaya yönelmiş, sonra yarattığı bu tanrının kendisine karşı olduğunu
sanıp onunla boğuşmaya, ona üstün çıkarak doğanın egemenliğini eline
geçirmeye kalkışmıştır. Ancak, bir kez tanrıyı yaratmış olduğu, üstelik
ondan cayamadığı için, bu kez onu başka yerlerde, evrenin kendisinin
uzanamadığı ve hiç uzanamayacağını sandığı boyutlarında aramaya başlamıştır.
Buna karşın doğa gene de ondan üstündür; çünkü insan ölüp gitmekte ama doğa
ölümsüz kalmaktadır.
Doğaya egemen olduğunu sanan insan, kendine bu egemenliği sağlayan etkenin
edindiği bilimsel nitelikli bilgi olduğunu göz ardı edip onu kıskanmaya
başlamış, ölümsüzlüğünün peşinde koşar olmuştur.
Bunun için kimileri insanın “beden” ve “ruh” diye birbirini bütünleyen iki
temel öğeden oluştuğu varsayımına kapılmış, beden ölümlü olsa bile ruhun
ölümsüz olacağı inancıyla kendisini avutmaya girişmiştir.
Avunma insana bir geçici mutluluk sağlayabilir ama bilimsel yöntemle bu varsayımın kökünden
yanlış olduğu kanıtlanacak olursa, çöküntüye uğramaktan sakınamaz.
İnsan için “ölümsüzlük” vardır ama bunu birtakım varsayımsal kavramlarda
aramanın anlamı da yararı da yoktur.
Ağaç kendi kendini doğanın belli yasalarına bağlı olarak yeniler. Bunun en
açık örneği yapraklarını değiştirmesinde, benzerlerini oluşturmak üzere
tohum verişinde izlenir.
İnsan da doğanın bir öğesidir. Bu oluşumdan kendi
payını alır. Ancak sürekli olarak kendini yenileyerek ölümsüzlüğünü koruyan
tek tek her bir “insan” yani “kişi” olamaz; bireyin kendini beğenen bir
tutumla öğündüğü kendi soyu da olamaz.
Nitekim “ölümsüz” olan genelde ağaç değil, hatta akasya gibi belli bir ağaç
türü bile değil, tümünün hep bir arada oluşturduğu orman, daha doğru bir
deyişle doğanın bütünüdür.
İnsanın bundan aldığı pay, ancak diğer insanlarla
birlikte oluşturduğu “insanlık bütünü”nün ölümsüz oluşudur. Bu bütün içinde
bireysel boyutta bedensel ölümden sonra yaşamın sürekliliğini sağlayan
etken, kişinin çocukları ve onların çocukları yani soyunun sonrası değil,
ardında bıraktığı anılar ve yapıtlardır.
Çevremizde yer alan birçok öğenin, karşılaştığımız birçok olayın bazısını
çok önemseyip üzerinde durur, bazısını göz ardı ederiz; hatta hiç
ilgilenmeyiz. Oysa göz ardı edilen ya da ilgilenilmeyen olay ya da olgu,
bilmediğimiz ya da hiç beklemediğimiz bir
işlevi yerine getirmekte olabilir.
Evrendeki hiçbir şey için onun “önemsiz” ya da “gereksiz” olduğunu
söyleyemeyiz.
Önemsizlik, ancak ona kendi değer yargılarımız uyarınca
belirlediğimiz bir sıralamanın başlarında yer vermeyişimizden ileri gelir.
Gereksizlik düşüncesi de parçayı bütünüyle birlikte kavrayamayışımızın
sonucudur.
Oysa bir başka açıdan bakacak olursak, bu sıralama değişikliğe uğrayabilir.
Bu nedenle hiçbir olay ya da olguya tek bir yandan değil, çok yönden ve
kendi içinden olduğu kadar üzerinden, hatta olabildiğince uzağından
bakabilmeliyiz. Bütünün parçası ile birlikte bütünü de görmeye çalışmalıyız.
Sadece dış görünüşe bakarak aldanmamak gerekir. İşin içine girildiğinde
karşı karşıya gelinen gerçek, sanılan ya da tasarlanandan çok farklı
olabilir.
* * *
Yapılamayacak bir işi ille de yapmak ya da nasıl yapılacağını bilmediği bir
işi kendi bildiği yöntemle yapmak için çabalamak akılsızlara düşer.
Önce işin ne olduğunu anlamak, nasıl yapılacağını öğrenmek gerekir.
Ağır gibi görünen her işi yapmak için salt beden gücü yetmez. Çoğu zaman
zihin gücü ve nasıl yapılması gerektiğine ilişkin bilgi, beden gücünü aşar;
olanaksız gibi görüneni olanaklı kılar.
Bilgi ile yeterince donanmamış zihinler, ancak beden gücü kullanabilir.
Gerektiğince donanmış zihinler ise yapılacak iş için gücün nasıl
kullanılması gerektiğini bilir.
Bir işin nasıl yapılacağını bilmek de o işi yapabilmeye yetmez. O işi
gerçekten yapabilmek için yapmaya girişmek gerekir.
İnsan, nasıl yapılacağını bildiği, hatta nasıl yapıldığını gördüğü bir işi
ilk kez kendi başına yapmak üzere denediğinde başarısız olabilir. Hemen
umudunu ve kendine güvenini yitirirse, o işi hiçbir zaman yapamaz.
Bilimsel nitelikli bilgi de insanı yanıltabilir. Çünkü bilimsel, yöntemle
sağlanır. Temel öğelerinden biri deneydir. Bir doğa yasası birkaç deneyle ya
da sınırlı veri kullanılarak oluşturulamaz. Böylece ancak sonraki bilimsel
araştırmalara basamak olacak bir varsayım kurulabilir. Bu varsayım doğru
olabileceği gibi çok yanlış da çıkabilir.
Yaşamda elde edilen her veri, doğaya uyarlanarak sınanır. Böylece saltık
gerçeğin doğrultusunda, bütünlenmemiş göreli gerçeklere varılır. Bununla da
yetinilmez; edinilen bilginin doğruluğunu hangi koşullar altında koruduğu
sürekli olarak izlenir. Hiçbir zaman kesin, son ve değişmez olarak
nitelenmez.
Çünkü kesin, son ve değişmez olarak nitelenen her şey dogmadır.
* * *
İnsan doğada bazı zaman bir düzen kurabilmek için çok uğraşır. Oysa doğanın
kendine özgü, hiç şaşmaksızın işlemekte olan bir düzeni vardır.
İnsan doğayı kendine göre değiştirmek için uğraşacağına, onu anlayarak ona
uymaya, yasalarını araştırarak öğrenip yararlanmaya bakacak olsa, doğanın bu
bozulmaz düzeni içinde kendi uyumluluğunu da sağlar.
Dışarıdan bakıldığında, bazı olgular kendi kendine en yetkin biçimde
oluşuyor gibi görünür. Oysa hiçbir şey kendi kendine oluşmaz. Her oluşumun
bir yasası vardır. Bu yasanın kapsamında yer alan, kuralı bozmayan
istisnalar bile doğanın kendiliği gereğidir.
Doğanın yasaları, insanın önünde okunmayı bekleyen açık bir kitapta yazılı
gibidir. İnsanın karşı karşıya olduğu asıl güçlük, bu kitabı okumayı
bilmesi, okuduğu zaman da ne okuduğunu anlamasıdır.
* * *
Kiminin gözleri âdeta kapkara bir gözbağı takmışçasına kör gibidir. Ne kadar
bakarsa baksın hiçbir şey göremez. Kendisini farkında bile olmadan bilgisiz
kalmaya tutsak etmiş, bilimsel gerçeklerin dışına itip dogmalara bağlamış,
hatta belki olumsuz tutkularını gideremediği için bağnazlığa bile düşmüş,
boş inançlara kapılmıştır.
Bir gün gözbağını çıkarıp atarsa, baştan sona bilgiyle donanmış olur mu?
Olanaklı değil… Dogmalarından hemen sıyrılabilir mi? Çok zor… Hiçbir
bakımdan bağnazlık etmediğine ilişkin kendi kendine olsun güvence verebilir
mi? Kuşkulu…. Hiçbir boş inancı kalmamış olabilir mi? Bunu savunursa
yanılır.
Kiminin eli kolu bağlı gibidir. Kendisi için istese de hiçbir şey yapamaz.
Hele değişmek, gelişmek, evrimsel doğrultuda ilerlemek isterse bunu hiç
başaramaz. Hatta bu bakımdan çoğu kişi kendisini başkalarının etkisinden ve
toplum içinde yaratılmış yanılgılı töre ya da baskıdan kurtaramaz. Zaten
toplumsal ortamda bilinç edinememiş olarak yaşamakta olan insanlara bir
“sürü” demek çok daha doğru olur.
Çalışmak bize çok şey öğretir. Edindiğimiz her yeni bilgi de bize giderek
daha çok bilgi edinmemiz gerektiğini gösterir. Bilgilerimiz arttıkça
yetersizliğimizin farkına daha çok varırız. Dogmalarımızı, olumsuz
tutkularımızı gidermiş olduğumuzu sanabiliriz ama hiç kalmamış olduğunu
nasıl ileri sürebiliriz?… Bağnazlıktan sakınmaya uğraşabiliriz. Buna
karşın acaba hiç diretmelerimiz, bağnazca tutum ve davranışlarımız kalmamış
mıdır?… Hiçbir boş inancımız olmamasıyla âdeta öğünürüz. Acaba gerçekten
hiç yok mudur?
Birey, bu gibi soruların yanıtlarını kendi kendine veremez. Bunları
yanıtlamak başkalarına düşer. Birey ancak bu soruları zihninden geçirip
kendi kendini yoklayarak yargılayabilir. Bundan sonrasını başkaları
yapmalıdır. Bir kişi hakkında nasıl bir yargıya varmış olurlarsa olsunlar,
bunu o kişinin yüzüme karşı söylemeli, onu eleştirmelidirler. İnsanın
yanılgılarını giderebilmesi için öz eleştiri yeterli olmaz.
İnsan kendi başına olumlu bir yaşam sürdüremez. Her bakımdan kendi kendine
yetemez. Topluma gereksinmesi vardır. Bir toplumda insanların birbirlerine
gönülden bağlı olması, dayanışma içinde birlik ve bütünlük oluşturması
toplumun genel yararı bakımından kaçınılmazdır. Toplumun bu genel yararı,
bireye de bir özel yarar olarak yansır.
Buna karşın birey, kendi buyrultusuna egemen olabilmeli, diğer kişiler
üzerinde hiçbir olumsuz etki yaratmadan özgürlüğünü korumalıdır. Hele
düşünme ve vicdan özgürlüğünü toplumun yargılarına hiçbir zaman ve hiçbir
koşul altında teslim etmemelidir.
* * *
İnsan daha önce hiç karşılaşmamış olduğu birtakım bilgiler elde ettiğinde
gerçeklere varmış olduğunu sanabilir. Oysa varmış olduğu şey sadece doğanın
sonsuz gerçeğine ilişkin göreli doğrulardan bir bölümüdür. Bunlardan her
biri ona saltık gerçeğe doğru biraz daha yaklaşması olanağını sağlar.
* * *
İnsan çoğu kez edindiği bilimsel nitelikli bilgi verilerinden yararlanıp
aklını kullanarak gerçeğe adım adım, ağır ağır yaklaşır.
Bu süreçte edindiği her bilgi, saltık bütünün göreli bir parçasıdır.
Bu göreli parçaları birleştirip aralarındaki ilişki ve bağıntıları kurarak
yasaları bulması gerekir. Tıpkı milyonlarca parçadan oluşan bir resimli
bilmecenin her bir parçasını olması gereken yere yerleştirip diğerleriyle
birleştirerek tabloyu oluşturması gibi…
İnsan bu uğraşısında yalnız değildir. Olmamalıdır. Her şeyi tek başına
yapmaya, her doğruyu kendi başına bulmaya kalkışırsa, hem zamanı boşa harcar
hem de hiçbi
r yere varamayabilir.
Gerçeklerin araştırılmasında başkalarının ulaştığı bilimsel nitelikli
bilgileri de kendi uğraşısının verileri olarak değerlendirerek
kullanmalıdır. Bu nedenle, doğanın koynunda saklı olan gerçeklerin
bulunmasında, kişi hem başkalarına destek olmalı hem onlardan destek
almalıdır. Kendisi kadar başkalarına da güven duyarak dayanışma kurmalıdır.
Her an ve birçok bakımdan yanılgıya düşmüş olabileceğini kabul etmeye hazır
olmalıdır. Sırf kendi doğrularının gerçeğe yönelmekte asallığını savunmak
yerine, başkalarının doğrularının da geçerli olabileceğini içtenlikle
benimsemelidir.
Bu çabanın aşamaları zaman zaman başarılı olur. Ancak yapılan girişimler
çoğu kez başarısızlıkla sonuçlanır.
Her başarısızlık, onu mutlaka izlemesi gereken bir sonraki girişim için bir
istek yarattığı sürece “başarı” sayılır. Denemelerinden beklediği sonucu
alamayan kişi, bundan ötürü onarılmaz bir düş kırıklığına uğrayıp direncini
yitirerek çabalarını sürdürmekten cayarsa, artık onun için gerçeğe ulaşma
umudu kalmaz.
Gerçeklere ulaşabilmek için bilimsel yöntem, alçak gönüllülük, öz eleştiri,
dayanışma, kendine ve başkalarına güven yeterli değildir. Bu yolda en önemli
etken direşken olabilmektir.
Gerçek, bazı zaman beklenmedik bir anda, beklenmedik bir biçimde belirir.
Öyle ki, kendisiyle birlikte parçalarına ilişkin doğruları da birlikte
ortaya koyar. Böyle bir olguyla pek ender karşılaşılsa bile, bu durum
gerçekleri ararken direncini yitirmemiş olan kişinin ödülü olur.
* * *
Bazı zaman simgesel bir yöntemle yapılan bir anlatım sözcüklerden çok daha
güçlü, etkili ve kapsamlı olur. Herkes bu anlatımı kendi bilgileri uyarınca
yorumlar, kendine göre bir pay çıkarır.
* * *
Bir sözcük, hatta bir kavram “nitelendirilemez” olabilir mi?
Olamaz çünkü böyle bir sözcüğün anlamı, böyle bir kavramın tanımı olmaz.
Fakat bir gerçek nitelendirilemez olabilir.
Aradığımız gerçeklerin nesnel ve göreli olduğunu belirtiriz. Böyle olmazsa,
ya kişiye bağlı ve “doğru” dediğimiz bir öznel gerçekten ya da saltık
gerçekten söz ediyoruz demektir. Asıl sorun “saltık gerçek” kavramındadır.
Saltık gerçek, her zaman, her yerde ve her koşul altında geçerliliğini
sürdüren, hiç değişmeyen, kendiliğinden bütünlenmiş ve hiçbir gelişime gerek
görmeyen, hep öyle olmuş ve öyle olmayı sürdürecek gerçektir.
Bu, “dogma”dan söz etmekle özdeştir. Eğer böyle bir gerçek tek bir sözcükle
dile getirilebilirse, bunun kesinlikle olamayacağını ileri sürmek bağnazlığa
düşmekle özdeşleşir.
Dolayısıyla, böyle bir sözcük de dogmadan başka bir şey olmaz. Bu bağlamda
bir yandan dogmadan sakınıp diğer yandan da her şeye karşı çıkarak
bağnazlığa düşmemek, ancak böyle bir kavramın ya da onu yansıtan sözcüğün
nitelendirilemeyeceğinin ortaya konuşu ile olanaklıdır.
* * *
Bilimsel nitelikli bilgi ve akıl verilerinden yararlanarak gerçekleri
araştırmak, insanların ortak barış, esenlik ve mutluluğu için çalışmak
yetmez. Gerçekleri arayanları yollarından döndürmeye, yıldırmaya ve
uğraşılarını engellemeye, insanlığın genel yararına sundukları bulgularını
salt kendi çıkarları için ve kötü niyetle kullanmaya kalkışanlar olabilir.
Gerçekleri araştıranlar, gözlerini açmalı, her zaman uyanık olmalı,
çevrelerini kollamalıdır. Başkalarından önce kendilerini korumasını
bilmelidirler ki, başkaları için olan iyi, güzel ve yararlı tasarımlarını
eyleme koyabilsinler.
* * *
Bilimsel nitelikli bilgiyi olur olmaz her yerde apaçık ortaya sermemeyi
bilmek ve bundan kaçınmak yetmez. Niçin böyle bir tutum benimsemek
gerektiğini de bilmeli, anlamalı, bunun gereğine ve doğruluğuna inanmalıyız.
Başkalarının duyması ve öğrenmesi gerekmeyen, bundan hiçbir yarar elde
edilemeyecek, aksine belki de birtakım kişilerce öğrenilirse toplum için
zararlı olabilecek bilgiler vardır. Bunları özenle korumalıyız.
Sonuçsuz tartışmalara yol açabilecek, uzlaşma olanağı bulunmayan, ortak
gelişim bakımından ne paylaşım ne yarar sağlayabilecek konularda konuşup
boşuna zaman yitirmekten de sakınmalıyız. Hiç de anlatılması gerekmeyen
şeylerden söz etmenin de hiçbir anlamı yoktur.
Hiçbir “giz” bireye özgü kalmamalıdır. Bireyin saklı tuttuğu bilgi “giz”
bile olmaz. Onu özenle seçilmiş, güvenilir kişilerle paylaşmak gerekir. Bu
paylaşım olmazsa, saklanan bilgi bir gün herhangi bir nedenle yitirilebilir.
Yitirilmiş olan bilimsel nitelikli bir bilginin yeniden kazanılması
insanlığa çok zaman harcatır; üstelik çok pahalıya mal olur. Bu nedenle,
bilimsel nitelikli bilgi gelişigüzel bir şekilde açıklanmamalı ama
yitirilmemesi, onu edinmeye hakkı olan kişilerin gerektiğinde ona
ulaşabilmesi için de sıkıca korunmalıdır.
* * *
Doğanın gizlerini çözebilmek ve bilimsel nitelikli bilgiyi salt gerçeklerin
araştırılması için kullanıp ondan yararlanmakla kalmayıp ona sahip olabilmek
için, felsefeye de gereksinme vardır. Bunları birleştirip ve uyumunu
sağlayan kişi, gerçek bir aydın olma yolunu tutar. Ancak, bu yıllarca süren
özenli ve yılmaksızın yürütülmesi gereken bir uğraşıyı gerektirir.
Görmek, okumak, izlemek, dinlemek, yorumlamak, parçaları birbirine bağlayıp
aralarındaki ilişkileri kurmak yetmez. Kişinin, tüm bireysel niteliklerini
de değerlendirerek buna katmasını, sağduyu ile davranma bilincini de üstün
bir düzeyde geliştirmesini gerektirir.
Ecce Homo
Ayşegül Sevil
Ona deli diyebiliriz, filozoftan saymayabiliriz, yargılayabiliriz yada yüceltebiliriz. Bu bizim bakış açımıza göre değişir. Ama hiçbirimiz şunu inkar edemeyiz; Düşünce tarihi ikiye ayrılır: Nıetzsche’den önce – Nıetzsche’den sonra. Çünkü Nıetzsche’den sonra felsefe yapmaya çalışan hiçkimse Nıetzsche’nin ortaya koyduğu sorulara cevap vermeden yoluna devam edemez artık.
1888 yılında bitirilmiş olan Ecce Homo’nun ilk basımı yazarın ölümünden sonra, 1908 yılında yapılmış. Kitapta Nietzsche kendini ve eserlerini anlatıyor. Kendini anlatma ihtiyacını niçin hissettiğini ise kitabın önsözünde şu şekilde belirtiyor; ‘Bu yakında insanlığın karşısına, şimdiye dek ona yöneltilmiş en çetin istekle çıkacağımı gözönüne alarak önce kim olduğmu söylemeyi gerekli buluyorum.
Aslında bilinmeliydi bu: ‘Kimliğimi saklamış’ değilim çünkü. Ama ödevimin büyüklüğü ile çağdaşlarımın küçüklüğü arasındaki oransızlık şuradan belli ki, beni işitmediler, görmediler bile.’ İnsanlığın şu ana kadar erdemli dediği insan tipinin tam da karşıtı olduğunu ve bu yazının asıl amacının da sadece bu karşıtlığı ortaya koymak olduğunu belirtiyor. ‘
Belki de o karşıtlığı güleç, insancıl bir biçimde ortaya koymaktan başka amacı yoktur bu yazının, belki bunu dile getirebilmişimdir.’ Ama hemen ardından yanlış anlaşılmamak için, amacının insanlığı düzeltmek olmadığını da belirtiyor, çünkü böyle bir çaba yeni putlar dikmeyi gerektir ki, bu da onun amacı ile tam bir zıtlık içermektedir. Onun amacı insanlığın bugüne kadar diktiği putları devirmektir. ‘ Yeni putlar dikmiyorum ben; önce eskiler öğrensin, balçıktan ayakları olmak ne demekmiş.
Putları devirmek- asıl zanaatim bu benim’ Yine eserin önsözünde kendi felsefe tanımını da ortaya koyuyor; ‘Felsefe, bugüne kadar anladığım, yaşadığım gibisi, yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır, – varlıkta yabancı, sorunsal olanı, şimdiye dek törenin yargıladığı herşeyi arayıştır.’ Felsefenin amacı şimdiye kadar ülkülerin arkasına saklanmış olanı bulmaktır, ülkülerin arkasına saklanmış olan ise doğrulardır. Ülküye inanç körlükten değil, korkaklıktan gelir, bu yüzden felsefeci yürekli ve dayanıklı olmalıdır.
Önsözün son bölümünde ise Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı eserinin öneminden bahsediyor. Zerdüşt’ün yazılarının içinde en önemlisi olduğunu, bu eser ile insanlığa şu ana kadar verilmiş olan en büyük armağanı verdiğini,onun kitapların en derini, doğruların en derin hazinelerinden doğmuş olanı olduğunu belirtiyor.
Ama diyor; bilinmeli ki her babayiğidin harcı değildir Zerdüşt’ü duyabilmek… Burada konuşan asla bir bağnaz değildir diyor, sizden asla inanç istenmiyor burada, tam tersine ‘kendi’ nizi bulmanız öneriliyor. ‘Zerdüşt’e inandığınızı mı söylüyorsunuz? Ama ne önemi var Zerdüşt’ün! Bana inananlarsınız, ne önemi var ama tüm inananların! Daha kendinizi aramışken beni buldunuz. Böyledir tüm inananlar; inancın değeri azdır bu yüzden. Şimdi size beni yitirmenizi, kendinizi bulmanızı buyuruyorum; beni yadsıdığınız gün, ancak o gün geri döneceğim sizlere.’
Aynı noktaya Oruç Aruoba’da Cogito’nun 25. sayısında yayınlanan Nıetzsche’yi Anlamak adlı yazısında parmak basmış; ‘Nıetzsche’den ancak kendini anlamaya çalışanlar birşeyler anlayabilirler; anladıklarında da, Nietzsche’yi değil, kendilerini anladıklarını anlayarak’ Kitabın ilk bölümünün adı ‘Neden Böyle Bilgeyim’. Bu bölümde filozof, çocukluğundan o güne kadar ‘kendisini oluşturduğunu’ düşündüğü nedenleri ve olayları ortaya koymaya çalışıyor. Geçirdiği hastalıkların ve aslında sağlıksız olan yapısının ona bir hediye olduğunu düşünüyor, çünkü bu ona farklı bakış açılarından aynı anda bakabilmeyi öğretmiştir.
Farklı bakış açılarından aynı anda bakabilmek ise değerlerin yeniden değerlendirilmesinin tek koşuludur. ‘Bir hasta gözüyle daha sağlam kavramlara, değerlere bakmak, sonra da tersine serpilen yaşamım doluluğu ve kendine güveni içinden aşağıya, decadence içgüdüsünün gizli çalışmasına bakmak,- buydu benim en uzun alıştırmam, asıl deneyimim. Olduysam bunda usta olmuşumdur.
Artık perspektiflerin yerini değiştirmek elimde benim, ellerim yeterli buna: İşte bu yüzdendir ki, değerleri yenileyiş gelirse anca benim elimden gelir.’ ‘Neden Böyle Akıllıyım’ ise kitabın ikinci bölümü. Bu bölümde de yine düşünmcelerinin temellerini ortaya koymaya çalışıyor. Ama şunu da belirtmek gerekir ki bu kitap asla bir otobiyografi kitabı değildir,
Nıetzsche bu kitapta kendi yaşamından yola çıkarak insanın nasıl kendi olabileceğini anlatıyor. Önerdiği insanların onun yolundan gitmesi değil, ‘kendi’ yollarını bulmaları. Nıetzsche Tanrı, ruhun ölmezliği, öte dünya gibi konuların çocukluğundan beri hiç dikkatini çekmediği, çünkü hiç bir zaman bu kavramlarla ilgilenecek kadar çocuksu olmadığını; Tanrı’nın, sorunlarla dolu, gerçek düşünürler için üstünkörü bir yanıt, bir kabalık, üstün körü bir düşünme yasağı olduğunu belirtiyor. Bu bölümde beslenme ve gündelik yaşam ile ilgili de bir çok saptama da bulunuyor. Mesela; elden geldiğince az oturulması gerektiğini, açık havada, yürürken doğmayan kasların da birlikte şenlik yapmadığı hiçbir düşünceye güvenmediğini söylüyor.
Her yerde yaşamanın herkesin harcı değildir, bu nedenle yer ve iklim sorununa da dikkat edilmelidir; ‘İklimin metabolizma üzerine, onun ağırlaşmasına, hızlanmasına etkisi o kadar büyüktür ki, yer ve iklim konusunda atılacak yanlış bir adım bir kimseyi yalnızca ödevinden uzaklaştırmakla kalmaz, onu daha baştan alıkoyabilir de.’ Dinlenme zamanlarında kitap okuduğunu, ama çalışma dönemlerinde, hele düşünce gebeliği dönemlerinde yanına asla bir kitap sokmadığını, hatta yanında başkalarının düşünmelerine bile izin vermediği belirtiyor. ‘Raslantılardan, dış uyarımlardan elden geldiğince kaçınmalaıdır insan; düşünce gebeliğinde içgüdünün yapacağı en akıllıca iş, çevresine bir çeşit duvar örmektir. Yabancı bir düşüncenin gizlice duvardan atlamasına göz yumarmıyım hiç? ‘ Kimi okuyucuların, ‘Madem ödevin bu kadar büyük, niçin bu küçük şeyleri (beslenme,iklim vs….) anlatıyorsun? ‘ diyeceğini, ama bunların insanlığın bugüne kadar uğraştığı tüm kuruntulardan, yalanlardan (tanrı, öte dünye vs….) daha önemli olduğu için anlattığını belirtiyor.
İnsanlık büyük yalanlarla uğraşacağına, yaşamın temel konuları olan bu sorunları küçümsemeyip bu konularla uğraşmış olsaydı bozulmuş olmazdı. ‘Neden Böyle İyi Kitaplar Yazıyorum’ adlı bölümde ise, kitaplarının yazılış öykülerini ve temel fikirlerini özetliyor. Öncelikle kitaplarının anlaşılmamasından hiçbir rahatsızlık duymadığını, hatta işin doğrusunun da bu olduğunu düşündüğünü belirtiyor. ‘Günün birinde, insanların benmi anladığım gibi yaşayacakları, öğretecekleri öğretim kurumları gerekecek: Belki de Zerdüşt’ün yorumlanması için ayrıca kürsüler bile kurulacak. Ama daha şimdiden, getirdiğim doğruları duyacak kulaklar, alacak eller beklemem kendi kendimle hepten çelişmek olurdu’ Zerdüşt’ün altı cümlesini bile gerçekten anlamak, yani yaşamış olmak, ölümlüleri ‘çağdaş’ insanların çıkabileceğinden çok daha yükseklere götürecektir.
Bir şey bize yaşantı yoluyla açık değilse, bizde onu duyacak kulaklar da yoktur, hiçkimse hiçbir şeyden bildiğinden daha çoğunu çıkaramaz diyor Nıetzsche ve ekliyor; benden bir şey anladıklarını sananlar çoğunlukla kendi boylarına göre kesip biçtiler beni, benden benim tam zıttım olan ‘ülkücü’ yaptıkları da oldu. Tragedya’nın Doğuşu’nu ele aldığı bölümde ilk olarak bu eserin başarısız bir yanı varsa onun da Wagnerciliği yükselen bir değer olarak göstermesi olduğunu belirtiyor.
Oysa yazının asıl başlığı ‘Yunanlılık ve Kötümserlik’ olmalıydı, çünkü bu kitabın başlıca iki yeniliği; ‘Yunanlılarda Dıonysosca olayının anlaşılması, psikoloji yönünden ilk olarak çözümlenmesi, bütün Yunan sanatının köklerinden biri olarak görülmesi ve Sokratesçiliğin anlaşılması, Sokrates’i Yunan çöküşünün aracı, örnek decadent olarak tanımak ilk kez.’ Çağdışı Yazılar’ın ele alındığı bölümde ise, bu yazıların dördü de savaşçı mı savaşçıdır diyor. ‘İlk saldırı daha o zaman bile acımaksızın yukardan baktığım Alman ekinine yönelmiştir. Anlamsız,özsüz,amaçsız: Bir kamuoyu, o kadar. (….) Çağdışı yazıların ikincisi bilim düzenimizin gidişindeki tehlikeyi, yaşamı kemiren, ağulayan yanı açığa vurur. (….) Üçüncü ve dördüncü Çağdışı yazılarda, daha yüksek bir ekin kavramına dikkati çekmek için, bencilliğin, kendini sıkıya sokmanın en aşırı iki örneği konuyor ortaya, olabildiğince çağdışı iki örnek, çevrelerinde Alman Devleti, ekin, Hristıyanlık, Bismarck, başarı denen herşeye karşı yüce bir küçümseme duyuyor ikisi de, – Schopenhauer ve Wagner ya da tek sözcükle Nıetzsche.’ İnsanca,Pek İnsanca adlı yapıtı için ise, bu kitap özgür düşünceler içindir, bu kitapta kendi yaradılışıma aykırı olan ülkücülükten kendimi kurtardım diyor.
Kitabın başlığının söylemek istediğini ise şöyle açıklıyor; ‘Sizin ülküler gördüğünüz yerde, ben insanca, pek insanca şeyler görüyorum yalnız! ‘ Nıetzsche’nin kendi deyimiyle töreye karşı seferi Tan Kızıllığı ile başlar. ‘Yeniden bir günün başlayacağı o yeni sabahı, o tatlı tan kızıllığını yazar nerede arıyor? – Tüm değerlerin yenilenişinde, tüm törel değerlerden kopmakta, o güne dek yasaklanmış, küçümsenmiş, kargınmış herşeye ‘evet’ demekte, güvenmekte.’ Nıetzsche, törel değerlerin kaynağı sorusunun çok önemli olduğunu, çünkü insanlığın geleceğinin bu sorunun yanıtına bağlı olduğunu söylüyor. Ödevim diyor, insanlığın en yüksek anlamda kendine dönüp, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, neden ve niçin sorularına toptan olarak ortaya koyacağı o büyük öğleyi hazırlamaktır.
Şen Bilim’de, Tan Kızıllığı gibi olumlayan bir kitaptır. Nıetzsche bu kitapta da derinlemesine düşünce ve kabına sığmazlık el ele verir, der. Nıetzsche kitabın girişinde de bahsettiği Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün yazılış serüvenini ayrıntılı bir şekilde anlattığı bölümde, bu yapıtı için şöyle diyor; ‘Bu yapıtın yeri apayrıdır. Ozanları bir yana bırakalım: Belki de hiçbir şey böylesine bir güç bolluğu içinde yaratılmamıştır daha. Dıonysosca kavramım en yüksek uygulanışını buldu burada, onunla ölçülünce insanoğlunun yaptığı öbür işlerin hepsi zavallıca, olağan şeyler olarak görülür’ Nıetzsche tüm büyük kişilerin düşünce güçleri ve iyilikleri bir araya gelse yine de bu eserin tek bir cümlesini ortaya çıkaramayacağını söylüyor. İyinin ve Kötünün Ötesinde’nin özünün ise çağcıllığın (çağcıl bilimlerin, çağcıl sanatların vs..) eleştirilmesi olduğunu vurguluyor.
Çağımızın her nesi varsa bu kitapta onların bir çelişme olduğu, görgü kıtlığı olduğu gösterilmiştir. Nıetzsche, rahibin psıkolojisinin ilk defa Törenin Soykütüğü’nde ortaya konduğunu belirtiyor. Tüm değerleri yeniden yenilemek için üç hazırlık yapmalıydım diyor ve bu yapıtta bu aşamaların hepsini ortaya koyuyor; Hristıyanlığın psikolojisinin ortaya konması; Hrıstıyanlık kutsal ruhtan değil, hınç duygusundan doğmuştur. Bulunç’un psikolojisinin ortaya konması: insanın içindeki tanrı sesi değil, dışa doğru boşalamayınca gerilere doğru yönelen kan dökme içgüdüsü.
Çilecilik, rahiplik ülküsü zararlı bir ülkü iken nasıl olupta böylesine sınırsız bir güç haline geldi? sorusunun yanıtı: Tanrı papazların arkasında olduğu için değil, bu güne kadar daha iyisi olmadığı için, yarışanı olmadığı için. Çünkü Zerdüşt’e gelene dek karşı bir ülkü eksikti Nıetzsche’ye göre. Putların Batışı için ise Nıetzsche, bu kitap diğer kitaplardan apayrıdır der; daha özlüsü, daha bağısızı, daha hayını yazılmamıştır. Başlığındaki put sözcüğü o güne kadar doğru kabul edilen herşeyi temsil eder.Putların batışı, eski doğruların batışıdır. Wagner Olayı’nı anlamak için ise insanın bir kez olsun musikinin yazgısını kanayan bir yara gibi içinde duymalıdır.. Bu kitapta filozof Wagner ile birlikte bütün Alman ekinine saldırıyor.
Kitabın son bölümünün adı ise ‘Neden Bir Yazgıyım Ben’. Bu bölümde bu kitabı yazma amacının kendi adına ahmaklıklar yapılmasını engellemek olduğunu belirtiyor. (Tabi ki bu kitaptan sonra, günümüze dek hatta hala günümüzde bile onun adına yapılan ahmaklıklar devem etmekte.) Bu bölümde Nıetzsche iyilere, dine, rahiplere, sürülere; yani karşı olduğu her ne varsa hepsine şiddetle saldırır. İyilerin tek varoluş koşulu yalandır, aslında gerçeği her ne pahasına olursa olsun görmeyi reddetmektir. İyiler hiçbir zaman doğruyu söylemezler, onlar insanlığa yanlış güvenlikler öğrettiler. Hepimiz onların yalanları içine doğduğumuz için, tüm insanlık baştan sona yalana boğuldu. Bu yüzden diyor Nıetzsche, ‘Bu dünyaya kara çalanların ne denli zararı dokunsa da, zararların en zararlısıdır iyilerin zararları.’ Tanrı kavramının içinde yaşama karşıt olan herşey birlik olmuştur.
Öte dünya kavramı, varolan biricik yaşamın değerini düşürmek, yaşamımız için bir tek ödev bile bırakmamak için; Ruh kavramı, bedeni hor görmek, yaşamda öenmli her ne varsa onu umursamamak için; Günah kavramı içgüleri saptırmak, onlara karşı güvensizliği bizde yaradılış haline getirmek için uydurulmuştur diyor NIetzche ve daha bir çok kavramın doğasını ortaya koyuyor. Ama en büyük başarısının Hristıyanlığın töresinin açığa çıkarılması olduğunu, bu töre açığa çıkaraıldıktan sonra artık insanlık tarihinin ikiye bölündüğünü yazıyor: Ondan önce yaşayanlar, ondan sonra yaşayanlar…
Bu söz Nıetzsche için geçerlidir; ona deli diyebiliriz, filozoftan saymayabiliriz, yargılayabiliriz yada yüceltebiliriz. Bu bizim bakış açımıza göre değişir. Ama hiçbirimiz şunu inkar edemeyiz; Düşünce tarihi ikiye ayrılır: Nıetzsche’den önce – Nıetzsche’den sonra. Çünkü Nıetzsche’den sonra felsefe yapmaya çalışan hiçkimse Nıetzsche’nin ortaya koyduğu sorulara cevap vermeden yoluna devam edemez artık.
Ayşegül Sevil
Ecce Homo
Ayşegül Sevil
Ona deli diyebiliriz, filozoftan saymayabiliriz, yargılayabiliriz yada yüceltebiliriz. Bu bizim bakış açımıza göre değişir. Ama hiçbirimiz şunu inkar edemeyiz; Düşünce tarihi ikiye ayrılır: Nıetzsche’den önce – Nıetzsche’den sonra. Çünkü Nıetzsche’den sonra felsefe yapmaya çalışan hiçkimse Nıetzsche’nin ortaya koyduğu sorulara cevap vermeden yoluna devam edemez artık.
1888 yılında bitirilmiş olan Ecce Homo’nun ilk basımı yazarın ölümünden sonra, 1908 yılında yapılmış. Kitapta Nietzsche kendini ve eserlerini anlatıyor. Kendini anlatma ihtiyacını niçin hissettiğini ise kitabın önsözünde şu şekilde belirtiyor; ‘Bu yakında insanlığın karşısına, şimdiye dek ona yöneltilmiş en çetin istekle çıkacağımı gözönüne alarak önce kim olduğmu söylemeyi gerekli buluyorum.
Aslında bilinmeliydi bu: ‘Kimliğimi saklamış’ değilim çünkü. Ama ödevimin büyüklüğü ile çağdaşlarımın küçüklüğü arasındaki oransızlık şuradan belli ki, beni işitmediler, görmediler bile.’ İnsanlığın şu ana kadar erdemli dediği insan tipinin tam da karşıtı olduğunu ve bu yazının asıl amacının da sadece bu karşıtlığı ortaya koymak olduğunu belirtiyor. ‘
Belki de o karşıtlığı güleç, insancıl bir biçimde ortaya koymaktan başka amacı yoktur bu yazının, belki bunu dile getirebilmişimdir.’ Ama hemen ardından yanlış anlaşılmamak için, amacının insanlığı düzeltmek olmadığını da belirtiyor, çünkü böyle bir çaba yeni putlar dikmeyi gerektir ki, bu da onun amacı ile tam bir zıtlık içermektedir. Onun amacı insanlığın bugüne kadar diktiği putları devirmektir. ‘ Yeni putlar dikmiyorum ben; önce eskiler öğrensin, balçıktan ayakları olmak ne demekmiş.
Putları devirmek- asıl zanaatim bu benim’ Yine eserin önsözünde kendi felsefe tanımını da ortaya koyuyor; ‘Felsefe, bugüne kadar anladığım, yaşadığım gibisi, yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır, – varlıkta yabancı, sorunsal olanı, şimdiye dek törenin yargıladığı herşeyi arayıştır.’ Felsefenin amacı şimdiye kadar ülkülerin arkasına saklanmış olanı bulmaktır, ülkülerin arkasına saklanmış olan ise doğrulardır. Ülküye inanç körlükten değil, korkaklıktan gelir, bu yüzden felsefeci yürekli ve dayanıklı olmalıdır.
Önsözün son bölümünde ise Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı eserinin öneminden bahsediyor. Zerdüşt’ün yazılarının içinde en önemlisi olduğunu, bu eser ile insanlığa şu ana kadar verilmiş olan en büyük armağanı verdiğini,onun kitapların en derini, doğruların en derin hazinelerinden doğmuş olanı olduğunu belirtiyor.
Ama diyor; bilinmeli ki her babayiğidin harcı değildir Zerdüşt’ü duyabilmek… Burada konuşan asla bir bağnaz değildir diyor, sizden asla inanç istenmiyor burada, tam tersine ‘kendi’ nizi bulmanız öneriliyor. ‘Zerdüşt’e inandığınızı mı söylüyorsunuz? Ama ne önemi var Zerdüşt’ün! Bana inananlarsınız, ne önemi var ama tüm inananların! Daha kendinizi aramışken beni buldunuz. Böyledir tüm inananlar; inancın değeri azdır bu yüzden. Şimdi size beni yitirmenizi, kendinizi bulmanızı buyuruyorum; beni yadsıdığınız gün, ancak o gün geri döneceğim sizlere.’
Aynı noktaya Oruç Aruoba’da Cogito’nun 25. sayısında yayınlanan Nıetzsche’yi Anlamak adlı yazısında parmak basmış; ‘Nıetzsche’den ancak kendini anlamaya çalışanlar birşeyler anlayabilirler; anladıklarında da, Nietzsche’yi değil, kendilerini anladıklarını anlayarak’ Kitabın ilk bölümünün adı ‘Neden Böyle Bilgeyim’. Bu bölümde filozof, çocukluğundan o güne kadar ‘kendisini oluşturduğunu’ düşündüğü nedenleri ve olayları ortaya koymaya çalışıyor. Geçirdiği hastalıkların ve aslında sağlıksız olan yapısının ona bir hediye olduğunu düşünüyor, çünkü bu ona farklı bakış açılarından aynı anda bakabilmeyi öğretmiştir.
Farklı bakış açılarından aynı anda bakabilmek ise değerlerin yeniden değerlendirilmesinin tek koşuludur. ‘Bir hasta gözüyle daha sağlam kavramlara, değerlere bakmak, sonra da tersine serpilen yaşamım doluluğu ve kendine güveni içinden aşağıya, decadence içgüdüsünün gizli çalışmasına bakmak,- buydu benim en uzun alıştırmam, asıl deneyimim. Olduysam bunda usta olmuşumdur.
Artık perspektiflerin yerini değiştirmek elimde benim, ellerim yeterli buna: İşte bu yüzdendir ki, değerleri yenileyiş gelirse anca benim elimden gelir.’ ‘Neden Böyle Akıllıyım’ ise kitabın ikinci bölümü. Bu bölümde de yine düşünmcelerinin temellerini ortaya koymaya çalışıyor. Ama şunu da belirtmek gerekir ki bu kitap asla bir otobiyografi kitabı değildir,
Nıetzsche bu kitapta kendi yaşamından yola çıkarak insanın nasıl kendi olabileceğini anlatıyor. Önerdiği insanların onun yolundan gitmesi değil, ‘kendi’ yollarını bulmaları. Nıetzsche Tanrı, ruhun ölmezliği, öte dünya gibi konuların çocukluğundan beri hiç dikkatini çekmediği, çünkü hiç bir zaman bu kavramlarla ilgilenecek kadar çocuksu olmadığını; Tanrı’nın, sorunlarla dolu, gerçek düşünürler için üstünkörü bir yanıt, bir kabalık, üstün körü bir düşünme yasağı olduğunu belirtiyor. Bu bölümde beslenme ve gündelik yaşam ile ilgili de bir çok saptama da bulunuyor. Mesela; elden geldiğince az oturulması gerektiğini, açık havada, yürürken doğmayan kasların da birlikte şenlik yapmadığı hiçbir düşünceye güvenmediğini söylüyor.
Her yerde yaşamanın herkesin harcı değildir, bu nedenle yer ve iklim sorununa da dikkat edilmelidir; ‘İklimin metabolizma üzerine, onun ağırlaşmasına, hızlanmasına etkisi o kadar büyüktür ki, yer ve iklim konusunda atılacak yanlış bir adım bir kimseyi yalnızca ödevinden uzaklaştırmakla kalmaz, onu daha baştan alıkoyabilir de.’ Dinlenme zamanlarında kitap okuduğunu, ama çalışma dönemlerinde, hele düşünce gebeliği dönemlerinde yanına asla bir kitap sokmadığını, hatta yanında başkalarının düşünmelerine bile izin vermediği belirtiyor. ‘Raslantılardan, dış uyarımlardan elden geldiğince kaçınmalaıdır insan; düşünce gebeliğinde içgüdünün yapacağı en akıllıca iş, çevresine bir çeşit duvar örmektir. Yabancı bir düşüncenin gizlice duvardan atlamasına göz yumarmıyım hiç? ‘ Kimi okuyucuların, ‘Madem ödevin bu kadar büyük, niçin bu küçük şeyleri (beslenme,iklim vs….) anlatıyorsun? ‘ diyeceğini, ama bunların insanlığın bugüne kadar uğraştığı tüm kuruntulardan, yalanlardan (tanrı, öte dünye vs….) daha önemli olduğu için anlattığını belirtiyor.
İnsanlık büyük yalanlarla uğraşacağına, yaşamın temel konuları olan bu sorunları küçümsemeyip bu konularla uğraşmış olsaydı bozulmuş olmazdı. ‘Neden Böyle İyi Kitaplar Yazıyorum’ adlı bölümde ise, kitaplarının yazılış öykülerini ve temel fikirlerini özetliyor. Öncelikle kitaplarının anlaşılmamasından hiçbir rahatsızlık duymadığını, hatta işin doğrusunun da bu olduğunu düşündüğünü belirtiyor. ‘Günün birinde, insanların benmi anladığım gibi yaşayacakları, öğretecekleri öğretim kurumları gerekecek: Belki de Zerdüşt’ün yorumlanması için ayrıca kürsüler bile kurulacak. Ama daha şimdiden, getirdiğim doğruları duyacak kulaklar, alacak eller beklemem kendi kendimle hepten çelişmek olurdu’ Zerdüşt’ün altı cümlesini bile gerçekten anlamak, yani yaşamış olmak, ölümlüleri ‘çağdaş’ insanların çıkabileceğinden çok daha yükseklere götürecektir.
Bir şey bize yaşantı yoluyla açık değilse, bizde onu duyacak kulaklar da yoktur, hiçkimse hiçbir şeyden
bildiğinden daha çoğunu çıkaramaz diyor Nıetzsche ve ekliyor; benden bir şey anladıklarını sananlar çoğunlukla kendi boylarına göre kesip biçtiler beni, benden benim tam zıttım olan ‘ülkücü’ yaptıkları da oldu. Tragedya’nın Doğuşu’nu ele aldığı bölümde ilk olarak bu eserin başarısız bir yanı varsa onun da Wagnerciliği yükselen bir değer olarak göstermesi olduğunu belirtiyor.
Oysa yazının asıl başlığı ‘Yunanlılık ve Kötümserlik’ olmalıydı, çünkü bu kitabın başlıca iki yeniliği; ‘Yunanlılarda Dıonysosca olayının anlaşılması, psikoloji yönünden ilk olarak çözümlenmesi, bütün Yunan sanatının köklerinden biri olarak görülmesi ve Sokratesçiliğin anlaşılması, Sokrates’i Yunan çöküşünün aracı, örnek decadent olarak tanımak ilk kez.’ Çağdışı Yazılar’ın ele alındığı bölümde ise, bu yazıların dördü de savaşçı mı savaşçıdır diyor. ‘İlk saldırı daha o zaman bile acımaksızın yukardan baktığım Alman ekinine yönelmiştir. Anlamsız,özsüz,amaçsız: Bir kamuoyu, o kadar. (….) Çağdışı yazıların ikincisi bilim düzenimizin gidişindeki tehlikeyi, yaşamı kemiren, ağulayan yanı açığa vurur. (….) Üçüncü ve dördüncü Çağdışı yazılarda, daha yüksek bir ekin kavramına dikkati çekmek için, bencilliğin, kendini sıkıya sokmanın en aşırı iki örneği konuyor ortaya, olabildiğince çağdışı iki örnek, çevrelerinde Alman Devleti, ekin, Hristıyanlık, Bismarck, başarı denen herşeye karşı yüce bir küçümseme duyuyor ikisi de, – Schopenhauer ve Wagner ya da tek sözcükle Nıetzsche.’ İnsanca,Pek İnsanca adlı yapıtı için ise, bu kitap özgür düşünceler içindir, bu kitapta kendi yaradılışıma aykırı olan ülkücülükten kendimi kurtardım diyor.
Kitabın başlığının söylemek istediğini ise şöyle açıklıyor; ‘Sizin ülküler gördüğünüz yerde, ben insanca, pek insanca şeyler görüyorum yalnız! ‘ Nıetzsche’nin kendi deyimiyle töreye karşı seferi Tan Kızıllığı ile başlar. ‘Yeniden bir günün başlayacağı o yeni sabahı, o tatlı tan kızıllığını yazar nerede arıyor? – Tüm değerlerin yenilenişinde, tüm törel değerlerden kopmakta, o güne dek yasaklanmış, küçümsenmiş, kargınmış herşeye ‘evet’ demekte, güvenmekte.’ Nıetzsche, törel değerlerin kaynağı sorusunun çok önemli olduğunu, çünkü insanlığın geleceğinin bu sorunun yanıtına bağlı olduğunu söylüyor. Ödevim diyor, insanlığın en yüksek anlamda kendine dönüp, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, neden ve niçin sorularına toptan olarak ortaya koyacağı o büyük öğleyi hazırlamaktır.
Şen Bilim’de, Tan Kızıllığı gibi olumlayan bir kitaptır. Nıetzsche bu kitapta da derinlemesine düşünce ve kabına sığmazlık el ele verir, der. Nıetzsche kitabın girişinde de bahsettiği Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün yazılış serüvenini ayrıntılı bir şekilde anlattığı bölümde, bu yapıtı için şöyle diyor; ‘Bu yapıtın yeri apayrıdır. Ozanları bir yana bırakalım: Belki de hiçbir şey böylesine bir güç bolluğu içinde yaratılmamıştır daha. Dıonysosca kavramım en yüksek uygulanışını buldu burada, onunla ölçülünce insanoğlunun yaptığı öbür işlerin hepsi zavallıca, olağan şeyler olarak görülür’ Nıetzsche tüm büyük kişilerin düşünce güçleri ve iyilikleri bir araya gelse yine de bu eserin tek bir cümlesini ortaya çıkaramayacağını söylüyor. İyinin ve Kötünün Ötesinde’nin özünün ise çağcıllığın (çağcıl bilimlerin, çağcıl sanatların vs..) eleştirilmesi olduğunu vurguluyor.
Çağımızın her nesi varsa bu kitapta onların bir çelişme olduğu, görgü kıtlığı olduğu gösterilmiştir. Nıetzsche, rahibin psıkolojisinin ilk defa Törenin Soykütüğü’nde ortaya konduğunu belirtiyor. Tüm değerleri yeniden yenilemek için üç hazırlık yapmalıydım diyor ve bu yapıtta bu aşamaların hepsini ortaya koyuyor; Hristıyanlığın psikolojisinin ortaya konması; Hrıstıyanlık kutsal ruhtan değil, hınç duygusundan doğmuştur. Bulunç’un psikolojisinin ortaya konması: insanın içindeki tanrı sesi değil, dışa doğru boşalamayınca gerilere doğru yönelen kan dökme içgüdüsü.
Çilecilik, rahiplik ülküsü zararlı bir ülkü iken nasıl olupta böylesine sınırsız bir güç haline geldi? sorusunun yanıtı: Tanrı papazların arkasında olduğu için değil, bu güne kadar daha iyisi olmadığı için, yarışanı olmadığı için. Çünkü Zerdüşt’e gelene dek karşı bir ülkü eksikti Nıetzsche’ye göre. Putların Batışı için ise Nıetzsche, bu kitap diğer kitaplardan apayrıdır der; daha özlüsü, daha bağısızı, daha hayını yazılmamıştır. Başlığındaki put sözcüğü o güne kadar doğru kabul edilen herşeyi temsil eder.Putların batışı, eski doğruların batışıdır. Wagner Olayı’nı anlamak için ise insanın bir kez olsun musikinin yazgısını kanayan bir yara gibi içinde duymalıdır.. Bu kitapta filozof Wagner ile birlikte bütün Alman ekinine saldırıyor.
Kitabın son bölümünün adı ise ‘Neden Bir Yazgıyım Ben’. Bu bölümde bu kitabı yazma amacının kendi adına ahmaklıklar yapılmasını engellemek olduğunu belirtiyor. (Tabi ki bu kitaptan sonra, günümüze dek hatta hala günümüzde bile onun adına yapılan ahmaklıklar devem etmekte.) Bu bölümde Nıetzsche iyilere, dine, rahiplere, sürülere; yani karşı olduğu her ne varsa hepsine şiddetle saldırır. İyilerin tek varoluş koşulu yalandır, aslında gerçeği her ne pahasına olursa olsun görmeyi reddetmektir. İyiler hiçbir zaman doğruyu söylemezler, onlar insanlığa yanlış güvenlikler öğrettiler. Hepimiz onların yalanları içine doğduğumuz için, tüm insanlık baştan sona yalana boğuldu. Bu yüzden diyor Nıetzsche, ‘Bu dünyaya kara çalanların ne denli zararı dokunsa da, zararların en zararlısıdır iyilerin zararları.’ Tanrı kavramının içinde yaşama karşıt olan herşey birlik olmuştur.
Öte dünya kavramı, varolan biricik yaşamın değerini düşürmek, yaşamımız için bir tek ödev bile bırakmamak için; Ruh kavramı, bedeni hor görmek, yaşamda öenmli her ne varsa onu umursamamak için; Günah kavramı içgüleri saptırmak, onlara karşı güvensizliği bizde yaradılış haline getirmek için uydurulmuştur diyor NIetzche ve daha bir çok kavramın doğasını ortaya koyuyor. Ama en büyük başarısının Hristıyanlığın töresinin açığa çıkarılması olduğunu, bu töre açığa çıkaraıldıktan sonra artık insanlık tarihinin ikiye bölündüğünü yazıyor: Ondan önce yaşayanlar, ondan sonra yaşayanlar…
Bu söz Nıetzsche için geçerlidir; ona deli diyebiliriz, filozoftan saymayabiliriz, yargılayabiliriz yada yüceltebiliriz. Bu bizim bakış açımıza göre değişir. Ama hiçbirimiz şunu inkar edemeyiz; Düşünce tarihi ikiye ayrılır: Nıetzsche’den önce – Nıetzsche’den sonra. Çünkü Nıetzsche’den sonra felsefe yapmaya çalışan hiçkimse Nıetzsche’nin ortaya koyduğu sorulara cevap vermeden yoluna devam edemez artık.
Ayşegül Sevil
Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz…
Kalabalıklara doğan, kalabalıklarla yaşayan toplumlarda kesinlikle bir sorunken yalnızlık, Batılı birçok toplumda bireyselleşmeyi, kendine yetebilmeyi çağrıştırır.
Yalnızlık duygusunun ve korkusunun temelleri bebeklikte atılır. Bebeklik döneminde bağlanmanın, anne-çocuk ilişkisinin önemi bir kez daha çıkar karşımıza. Anne-bebek arasındaki bağ güvenli ve sağlıklı olursa, bebeğin sonraki ruhsal yaşamı da sağlıklı olacaktır.
Oysa ilk güvenli bağını kuramayan bebek, kendine de yabancıya da güvensizdir.
Güvenli bağlanmayı gerçekleştiren bebek yabancıyı keşfetmeye ve onunla ilişki kurmaya çalışırken, diğeri yabancıdan ürker, kaçar.
İlişki kuramaz. Tüm dünya yabancıdır ve o yalnızdır.
İşte onun yalnızlığının adı kimsesizliktir, hüzündür, boşluktur, çaresizliktir.
Çaresizliği nedeniyle hep birilerine, bir şeylere bağımlı olmaya çalışır.
Kalabalıklar içinde yalnız olmak hepsinden kötü, diyor yalnızlıklarına çözüm bulmak için başvuranlar, hele de sevdiğini sandığın insanın yanındayken hissedilen yalnızlık hepsinden zor…
Sizi yalnız bıraktıkları için kızarsınız, oysa yalnızlığınız içinizdedir, içinizdeki yalnızlığın da ötesidir, ıssızlıktır.
Çok katlı apartmanlarda yaşayıp, kimseyi tanımamak, ilişki kurmak için onlar yerine aletlere sarılmak gelişen dünyanın armağanıdır size.
Yalnız yaşamaya alıştığınızda değil, yalnız olmayı öğrenebildiğinizde birey olmuşsunuz demektir. Yalnızlığınız içinizin ıssızlığı olmaktan çıkıp, seçilen, seçkin yaşanan bir duruma dönüşmüş ve gerek duyduğunuzda ilişkilere açık hale gelmiş demektir.
Gerçek Sevgi
Başkaları tarafından sevilmek, beğenilmek, değer verilmek her insanın istediği normal bir duygudur.
Ancak sevilen kişinin belirli amaçlarla kullanılması kadar yalnızca karşısındaki insanı düşünmek ve kendini ona adamak da sevgiyle bağdaşmaz.
Başkalarının kişiliğini, özelliklerini, gereksinimlerini, eksikliklerini, zayıflıklarını, isteklerini, başarılarını dikkate almamak sevmeyi becerememektir.
Sevgi, güven ve mutluluk duygusu sağlar, başkalarını gerçekten seven kişilerin başkalarının da kendisini sevdiğinden kuşkusu olmaz
Boyun eğme yalanı
Bu sosyal yalan, içinde bulunduğunuz grubun veya karşınızdaki kişinin düşüncelerine, ilişki veya ilişkilerinizin zarar görebileceği düşüncesiyle asla karşı çıkmamaktır.
Örneğin arabanızı tamir eden ustanızın ya da kayınvalidenizin aşırı uçta yer alan düşüncelerini dinleyip “duymamış gibi”davranabilirsiniz.
Davranışınız üstü kapalı bir boyun eğmedir.
Ustanın on kilometre içindeki tek usta olduğunu, kayınvalidenizin akrabanız olmayı sürdüreceğini ve aranızın bozulmasının iyi olmayacağını, zaten bu insanların düşüncelerini değiştiremeyecek olduğunuzu düşünürsünüz.
Şahsi nedenlerle konumun olduğu gibi kalmasını değişmesine yeğlediğimiz durumlar, boyun eğme yalanının oluşması riskini taşıyan durumlardır. Bu, ikiyüzlülük gerektiren bir yalandır, ancak her birimiz kendimizi boyun eğme yalanına kaptırarak, yalana uygun bir kılıf hazırlayacak mantığı oluşturmayı başarırız.
Erkeğin erkek, kadının kadın olmasına yardımcı olan, ancak ellerinden olası bir mükemmelleşme umudunu da alan küçük gündelik gevşeklikler yelpazesi içinde, kotarması kolay olduğundan çok yaygın bir toplumsal yalan daha bulunmaktadır:
Unutma yalanı.
Unutma yalanı sosyal açıdan kabul gören son yalan çeşididir ve bir önceki yalanın çeşitlemesidir. Görünüşte pek de önemli olmayan hilelerle, gerçeği bütünüyle söylemeyerek değiştirmemize neden olur.
Örneğin, önceki akşam eve geç döndüğünüzü söyler, ancak kiminle birlikte olduğunuzu söylemekten kaçınırsınız. Söylediğiniz tam olarak yalan değildir ama vermeyi unuttuğunuz bilgi gerçekliğin doğasını değiştirerek, gerçeğin arada bir yerde kaybolmasına neden olmuştur.
Unutma yalanı, gerçekliğe karşı dürüst olduğunuz an yok olacak olmasına rağmen, yapabileceğiniz bir şey yok, engel olamıyorsunuz…
“Peki ya vicdana ne oldu?” demek geliyor insanın içinden. Vicdanın görevi, kötü bir davranış sergilediğimiz her seferinde bizi azap vererek cezalandırmak değil midir? Burada da eğitim teorileri ile gündelik yaşam arasında büyük bir mesafe var.
Bu özet Bedenin İnce Dili- Sinergoloji -Dr. David J. Schwartz adlı yapıttan Sayın Halit Yıldırım tarafından derlenmiştir .
Postmodernizm: “Modernizm”in Kimlik Kaybı
Gökçen Yaşayan
Postmodernizmin, basit ve doğrudan tanımını yapmak olanaksızdır.
Bu kavram, 1960′lı yıllardan itibaren kullanılmıştır. Önce edebiyatta, 1970′li yıllarda mimaride kullanılmış, 1979′da Jean François Lyotard’ın “Postmodern Durum” adlı kitabıyla bir tartışma başlanmıştır.
Postmodernizm; Kuzey Amerika’nın Kıta Avrupa’sından evlat edindiği, ağırlıklı olarak Fransız ve Alman kökenli bir çocuktur. Postmodernizme asıl esin veren filozoflar Nietzsche ve Heidegger’dir.
Lyotard’a göre postmodernizm, günümüz batı medeniyetinin genel bir durumunu adlandırır. Postmodern durum, “büyük meşrulaştırma anlatıları”nın artık inanılır olmadığı bir durumdur. “Büyük anlatı” ibaresiyle kastettiği şey, herşeyden önce, köprü oluşturucu tarih felsefeleridir.
Bu düşünsel mirasa rağmen postmodernizmin en sert eleştiricileri çağdaş Alman filozofları, özellikle de Jürgen Habermas’dır.
Postmodernist aydınlar olumlayıcılar ve şüpheciler olarak ikiye ayrılırlar.
Olumlayıcılar modernizme karşıt olsalar da, onun her düşüncesini yabana atmazlar;
şüpheciler ise modernizmin en küçük ayrıntısına bile karşı çıkıp radikal tavırlar takınırlar
(P.M. Rosenau; 1998 ). (Kılıç, 2002)
Modernizmin görünüşte güvenilir olan güvenli alanları, postmodernizm ile geçersiz hale gelir. Postmodernizm, “Aydınlanma” sonrası düşüncesinin tüm temel akımlarından radikal olarak kopuş sağlar.
(West, 1996:305)
Modernizm, “Aydınlanma” felsefesiyle ortaya çıkan; insanlığın içinde bulunduğu bağnazlıktan, hurafelerden, geri kalmışlıktan kurtarmayı amaçlayan; toplum bilimlerinde insan uygarlığının genellikle sanayileşme ve laikleşme aracılığıyla uğradığı ekonomik, siyasal ve toplumsal bir dönüşümdür ve ilerleme olgusunu temel alarak insanlığın gittikçe daha iyi ve üstün amaca doğru hareket ettiğini kabul eder.
Modern çağlarda her alanda ortaya çıkmış olan doğrular, kuramlar, sistemler tartışılmaz niteliğe bürünmüş, bireysellikler, bireysel nitelikler bu sistemler içinde eridiği için ön plana çıkamamışlardır.
Bu sistemlerin bağlayıcılıkları nedeniyle, herkes zorunlu olarak benimsemiştir. Modern dönemlerde aşama aşama her alan kurumsallaştırıp bilim, ahlak ve sanat, yaşam dünyasından kopmuş, özerk, otoriter alanlar durumuna getirilmiştir.
Bilişsel araçlar, ahlaksal-kılgısal-estetik anlatım ve uslamlama yapıları, özel uzmanların denetimi altına girmiştir. Ortaçağda Tanrı’nın-dinin kulluğunda olan insan bu kez, modern çağın yücelttiği olguların, otoritelerin kulluğuna soyunmuş, bilim adamı, ussallığın temsilcisi haline gelmiştir.
Modernizmin dayattığı bu gerçeklik anlayışıyla, kurumlar ve bireyler arasında sınırlandırıcı usçulukla çözülemez karşılıklı bağımlılıkların oluştuğu tek biçimleştirici sıra düzenleri/uzamlar, olgular yaratılmıştır.
Modernizmde, bilim bilgisinin kültür ve gelenekten bağımsız ve öznellikten arınmış olduğuna inanılır. Bu bilgi kişiden kişiye, toplumdan topluma ya da kültürden kültüre değişmez. Nesnel ve evrenseldir.
Kültürler ve özneler üstüdür. Bir bilgi formu olarak, entelektüel disiplinler hiyerarşisinde yeri en üst basamaktır; sanat, din, ahlak, felsefe gibi disiplinlerin yeri ise daha alt basamaklardadır. Din ve gelenek, gerçekliğe ulaşmayı engelleyen bir hurafeler ve ön yargılar yığınıdır. Pozitivizm, kültür, etik, din, yaşamın anlamı, felsefe gibi konuları ussal söylemin dışında bırakmış ya da bunlar üzerinde konuşmayı anlamsızlaştırmıştır.
Çünkü bu konularda nesnel, matematiksel, mantıksal uslamlama yapılarak bir uzlaşmaya varılamayacağı gibi tersine, bu konularda uzlaşmazlığa düşülmektedir. (Kale, 2002)
Bununla birlikte, aydınlanma çağı, bilime-akla duyduğu sonsuz güven dolayısıyla ve bilim aracılığıyla insanların her sorununu çözmeyi adeta onlara yeryüzünde bir cennet kurmayı vaat etmiştir. Birçok gelişmeye rağmen, öncelikle İkinci Dünya Savaşı ve ardından Nazi rejiminin neden olduğu kitlesel kıyımlar; daha sonra soğuk savaş yıllarında süper güçler arası silah yarışının yarattığı nükleer tehdit ve topyekûn yok olma korkusu, batı insanında, batı kültür ve uygarlığında özellikle endüstri devrimi ile ortaya atılan ve uygarlığın sürekli daha iyiye doğru gittiği düşüncesine inançsızlığı getirmiştir.
Gerçi bu eleştiriler, II. Dünya Savaşı öncesi, önemli temsilcileri Horkheimer, Adorno ve Marcuse olan Frankfurt okulu tarafından da yapılmıştır (Bugün bu okulun en önemli temsilcisi Jurgen Habermas’tır.).
Habermas; dile dayalı bir uzlaşımı gündeme getirir. Ona göre modernlik hala bitmemiştir, tamamlanmamış bir projedir.
Aydınlanma tarihi kesintilerle sürmektedir.
Bunun yanı sıra bilimdeki gelişmeler, örneğin “kuantum” fiziğinin getirdiği “belirsizlik” kuramı, Einstein’ın ortaya attığı rölativite kuramına göre “doğru”nun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak “doğru” olduğu düşüncesi, kısaca tekno-bilimin, evrenin bir sistemler karmaşasından oluştuğunu ve durmaksızın genişleyerek yok olmaya doğru gittiğini söylemesi “gerçek” tanımını bir kez daha değiştirdiği gibi, evrensel değişmezliğe olan inancı da yıkmış, insanın “biyolojik” ve “doğal” ortamında da güvensiz olduğunu vurgulamıştır. (Kılıç, 2002)
Nietzsche, geleneksel felsefenin “öz”, “gerçek”, “mantıksal temel” gibi kavramlarına çok eleştirel bakışla yaklaşmaktadır. Zaten bu nedenle de bugünün postyapısalcılığın peygamberi olarak kabul edilmektedir.
Nietzcshe’ye göre evrenin, bir tek değil sayısız anlamı vardır ve bu durumda bilginin tek bir gerçekliğin temsili olduğu tezi tutarsızdır. (Şaylan, 1999)
Postmodernizmin bakış açısından bakıldığında modernizm, genellikle dünyanın “Bir” olduğu, kendi içinde bütünlüğü bulunan tek bir açıklama dizgesi yardımıyla açıklanabilir bir dünya tasarımına duyulan “insancı” inanç üstüne kurulu kültürel bir dönem, episteme ya da paradigma olarak tanımlanmaktadır.
Yüzyıllar içinde gerçekçi sanat anlayışıyla, temsilci siyaset yaklaşımıyla, deney bilimleriyle iyiden iyiye yerleşmiş bu inanç, bütün inanç dizgeleri ile bütün değer yapıları için tek bir ortak dayanak bulunduğu, bu dayanağın da us yoluyla kavranabilir olduğu yollu temel varsayımla örtüştüğü gibi, söz konusu varsayımın taşıdığı bütün sakıncaları da aynı ölçüde taşımaktadır.
Söz konusu inancın zamanla giderek daha dünyevi, daha maddeci pratiklerle gelişmesi üzerine, evrensel olmak adına ortaya atılmış savlarının güvenilirliklerinde de büyük boşluklar meydana gelmeye başlamıştır.
Nitekim Rönesans’tan sonra evrensel uygulanabilirlik gibi alabildiğine bütüncül (totaliter) bir yapı sergileyerek, aşama aşama “tanrısallık” tasarımından “sonsuzluk” tasarımına doğru derin bir başkalaşım geçirmiştir.
Bu başkalaşımın görülebileceği en iyi yerlerden birisi kuşkusuz, zaman ile zamanın sonsuzluk doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı Rönesans sanatı ile yeniçağ bilimidir.
Öte yanda gelinen bu temel durum karşısında postmodernizm, bu türden saltık dayanakları izlemek bir yana, böyle bir dayanak varsayımıyla (sözgelimi, değerden bağımsız türdeş bir zaman ve uzam anlayışı uyarınca) farkında olarak (İstilacı modernist performans artırımı ruhuna, yalnızca toplumsal ve kültürel formların farklılığı ve ayrışıklığı karşı koyabilir.
Buradan, yalnızca geçici ve yerel bir anlaşımın, salt geçici sözleşmelerinin peşine düşülmesi gerektiği sonucu çıkar. Bütünselleştirici teoriye duyulacak bir nostalji kalıntısı için ödenecek bedel, “bir oyuncuyu onunla paylaşılan dil oyununun dışına atmakla tehdit etmek suretiyle elde edilen etkinlik” olan “terör”dür.
(West, 1996:321)) ya da olmayarak, düşünmeye karşı da son derece uyanık ve duyarlılığa ayrı bir özen göstermektedir. (Felsefe Sözlüğü, 2002)
Postmodernizm, çeşitli düşünce akımlarıyla, bir dizi disipliner bölgeyi içerir. Onun politik ve entelektüel konumları, karşıt radikalizmden başlayıp ironik ve bazılarının söylediğine göre de, kendini beğenmiş bir kayıtsızlığa uzanan geniş bir yelpaze oluşturur.
Postmodernistler, çağdaş Batı Avrupa kültürü ve toplumuna ilişkin olarak geleneksel politik eylem tarzlarını aşındıran, bir dizi kışkırtıcı betim ortaya koyarlar.
(West, 1996:91-92)
Bu söylemde “Artık önemli olan gerçek/doğru nedir?” sorusu değil, hakikatin/doğrunun nasıl kurulduğu sorusudur ya da önemli olan daha doğru bilginin araştırılması değil, yeni doğruların oluşturulmasıdır.
Genel ahlaksal anlayışlar-ilkeler artık geçerliliğini yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullardır, çağın, zamanın gerekleridir.
Postmodernizm, dış gerçekliğin nesnel ve kararlı temsil edilebileceği inancının bir aldanış olduğunu kabul eder.
Nesnel gerçekliğin bilgisinin olamayacağı kabul edilince bu bilgiye sahip olmanın, aydına ya da elite yüklediği öncülüğün, yol göstericiliğin dayanağı kalmaz.
Başkasının adına karar vermek olanağı kalmaz, kararı sahibine, yani bundan doğrudan etkilenecek olana bırakır.
İnsanbilimi geliştirmek için yapılan yapısalcı çabaları, insanın evrensel değişmez özünün bulunabileceği düşüncesini metafizik olarak görür. Bu noktaya gelinince, evrensel bir ahlakın kurulması umutlarının de tükendiğini, kabul etmek gerekir.
(Kılıç, 2002)
Baudelaire’in modernizmi tanımlarken dayandığı, geçici ile kalıcı arasındaki gerilimin kalıcı yanı ortadan kalkmış, geçicilik, süreksizlik, parçalanma ve kaos yanı kalmıştır. Buna paralel olarak bir derinlik arayışı kaybolmuş, yüzeysel olunmuştur.
Modernizmde bilim, ahlak ve sanat alanları arasındaki aşılamaz ayrım, postmodernizmde anlamını yitirir. Epistemolojinin yerini yorumbilim alınca, ahlak alanı ile bilimin ayrımının da anlamı kalmaz.
Postmodernizm kabullerinin de, toplumsal sonuçları vardır. Postmodernizm, tarih içinde belirlenmenin de karşısında olduğundan, toplumsal ilerlemenin olabilirliğini kabul etmemektedir. (Tekeli, 1992)
Postmodernizm öncelikle evrenin bir kaos olduğunu, bu kaosa bir anlam verilemeyeceğini ve de hiçbir formülle açıklanamayacağını söyler.
Eğer doğrular varsa evrenin ancak bir parçası için doğru olabilecektir, anlam varsa, evrenin ancak bir parçası için geçerli olabilecektir. Evrenin tümünü tek formülle açıklamak, yani tek bir anlam bulmak olanaksızdır; çünkü ne doğada ne de evrende bizi böylesi bir açıklamaya götürecek bir tek ipucu yoktur.
Postmodernizm, modernizmdeki, görülen gerçeğin insan belleğinde hiç değilse belli bir bakış açısından kısmen algılanabileceği veya insan belleğinin, gerçeği, gördüğü biçimleri ile yapıtında yansıtabileceği düşüncesini de yadsır. İnsan, doğrulan veya genel anlamda ve de herhangi bir bağlamda gerçeği hiçbir zaman bilmemiştir, ancak onun kurmaca biçimlerini görmüştür.
Çünkü “mitos”lardan günümüze, bize gerçeği anlattığını savunan her türlü yapıt ve anlatım türü, gerçeğin yorumu ve kurmaca anlatımından başka bir şey değildir. Günümüzün karmaşık kültüründe bu iş daha da zorlaşmıştır.
Çağdaş bir örnekle açıklamak gerekirse: Medya en doğruyu yansıttığını iddia ederken aslında belli bir görüşün grup veya kişinin bakış açısından ve de o görüş, grup veya kişinin söylencesi içinden gerçeği verir, gerçeğin yalnızca yorumunu yaptığı için ikinci bir kurmaca gerçeği yaratmış olur. Günümüzde artık yorumun doğruluğu değil, inandırıcılığı önemli olduğu için gerçek belki de hiç bilinmeden kalmaktadır. Böylece postmodernizm, gerçeklerin kurmaca yapılarını gösterip, doğruların doğadan doğal olarak gelmediğini, kültür tarafından kabul ettirildiğini; dünyanın kendi kültür söylemimizden sosyal olarak kabul edilmiş anlamlar sistemiyle tanıtıldığını irdeler.
Toplumsal düzlemde de, bir sistemler karmaşası vardır. Sosyal kurumlar, insanla doğa arasındaki çatışma sonucu ortaya çıkarlar. Kurumlaşmak doğal olanı alıp, disiplin altına sokmak ve onu sistemleştirmek demektir. Görüldüğü gibi postmodernizmde sistemlerin tümüne bir güvensizlik söz konusudur. O halde sosyal ve kültürel kurumlar, doğanın kendisinde tartışılmaz doğrular olarak, yoktur. Tüm kurumlar ve onların getirdiği sistem, kavram ve doğrular kurmacadır.
Gerçeklikleri göreceli ve tartışmaya açıktır. Gerçek varsa, her zaman insana, ancak yorumları ile ulaşmıştır. Tüm kavramlar kurmaca oldukları gibi, ait oldukları söylence grubuna göre de farklılık gösterirler; her farklı dil grubu, her söylence kendi kavramlarını, dolayısıyla kendi doğrularını ve yaşam deneyimini yaratır. Yani tüm kavramlar ideolojiktir. O halde tüm insanların bağlayıcı bir kavramdan söz etmesi olanaksızdır. (Kılıç, 2002)
Onlar, yumuşama bilmez olumsuzlukları ve kuşkuculukları ve daha olumlu ahlaki veya politik tavsiyelerde bulunmayı reddetmeleri nedeniyle, çok sıklıkla eleştirilirler. Bununla birlikte, postmodernist eleştirinin değeri, şüphecilik düzeyinde dahi olsa, küçümsenmemelidir. Bu eleştirinin duyarlı noktalara dokunduğu kuruntusu, postmodernizmin Soğuk Savaş’ın ardından, son zamanlarda, Batı Avrupa ussallığı ve özgürlüğünün “öteki” konumuna -komünizmin yerine- yükselişiyle, sağlam bağıntının karşılaştığı sıklıkla kurala bağlanışı ve saygısız küfrün hedefi haline gelişiyle doğrulanır.
Hiç olmazsa, postmodern tanı, batı tarihinin karanlık bölümlerinin yararlı bir anımsatıcısı olmuştur. Yalnızca yirminci yüzyıl totalitaryanizmleri, modernitenin özünde var olan tehlikelerin en çarpıcı kanıtıdır. Postmodern durum, aynı zamanda yerleşik bir kaygıyı, (Giddens’ın deyimiyle) ‘ontolojik bir güvensizlik’ duygusunu, bürokratik sosyalizmin kendisi de bir alternatif olarak görülmese bile, bürokratikleşmiş kapitalist toplumla ilgili yaygın bir hoşnutsuzluğu ifade eder. Kolonyalizm ve bağımsızlık mücadelelerinin küçük ölçekli sarsıntıları kadar, güçlü dini fundamentalizmlerin yeniden dirilişi de, batının özgüvenini felsefi köklerinden çekip koparmıştır. Postmodernite, ortak bir politik tutum benimsenmese bile, çağdaş toplum ve kültüre ilişkin kavrayış için yararlı bir kavram olabilir.
Gerçekten, postmodernizmin olumsuz, kuşkucu tavrı çoklukla, anti-otoriter içerikleri olan bir tavır olarak değerlendirilir. Postmodernistler, çeşitlilik ya da farklılığı, her ne kadar gizliden gizliye de olsa, teröristçe bastıran tüm söylem biçimlerini (elbette, yalnızca politik söylemi değil), altüst ederler. Derridacı dekonstrüksiyon, batılı aklının ‘korkunç hiyerarşilerine’ meydan okurken, postmodernistler de, ‘öteki’nin reddine, farklılığın, kendi kimliğimizin güvenliği adına değersizleştirilmiş bir ‘öteki’ne indirgenmesine karşı çıkarlar. Postmodernistler, sisteme karşı, yeni ve büyük bir birleştirici teori üretmek veya kışkırtıcı bir örgütlü savaş açmak yerine, söylemler, bilgiler, kültürler, mücadele ve sesler çokluğunu güvence altına almanın yollarını ararlar. Onlar, tüm liderlerin, özellikle de uzman ya da entelektüel oldukları iddiasıyla ortaya çıkan, hatta direniş veya Marksist devrimde uzmanlık taslayan önderlerin, iddialarını sorgularlar.
Onlar, Habermas gibi entelektüellerin, demokratik irade biçimlenimini veya ‘değiştirilmemiş’ iletişimin koşullarında otorite olma iddialarını bile, reddederler. Postmodernistler bu bakımdan, Frankfurt Okulu’nun, ‘olumsuz diyalektiği’ pozitif düşünmenin kötülük eğilimlerine kişinin elinden geldiği ölçüde azimle karşı koyan Adorno gibi, eski düşünürlerine çok daha yakındırlar. Postmodernist düşüncelerin sağladığı oldukça nazik itici güç (hiç şüphe yok ki, yalnızca onda olmasa bile), batı düşüncesi içinde daha önce marjinalleştirilmiş bir dizi perspektif ya da söylemde yankı bulmuştur.
Postmodernizmle feminizm arasındaki, herhalde en fazla Lacan ve Derrida’nın yazılarının etkilemiş olduğu bir karşılıklı etkileşim, özellikle verimli olmuştur.
(West, 1996:339-340)
Postmodernistler, “gerçek diye bir şey yoksa geriye kalan tek şey(in) oyun” olduğunu, gerçeğin “güçlü olanın tercihlerini yasallaştırdığını”, “özel politik tercihleri kanıtlamak” amacıyla gerçekten söz edildiğini öne sürmektedirler.
Lyotard’ın, “Bilim, kendisini yararlı düzenlilikleri koymakla sınırlamadığı ölçüde ve gerçeği aradıkça, kendi oyununun kurallarını yasallaştırmakla yükümlüdür” ifadesi, gerçeğin bir “oyun” olduğu düşüncesinin bir örneği olarak verilebilir. Lyotard’a göre; bir “önermenin doğruluğu, bir temel üzerinde uzman olan bir grup insanın, kolektif onayına bağlıdır” ve “gerçek, iktidarın yasallaştırılmasıdır.”
Gerçek diye öne sürülenlerin “uzlaşım önermeleri” olduğunu dile getiren Lyotard’ın görüşleri, bu noktada Kuhn ve Feyerabend’in görüşleri ile uyum içerisindedir.
(Kılıç, 2000)
Postmodernizm ile yapısökümcülük, bazı açılardan benzeşmektedir. Derrida’nın yapısökümcülüğün yıkmak, devirmek, yok etmek gibi bir amacı olmadığını, tam tersine kimi şeyleri koruma altına almak adına belli yapıları sökmeyi temel bir ödev olarak gördüğünü söyleyen kendi sözleri, postmodernistlerin yapısökümcülüğe yönelik saptamalarını doğruluyor gibidir.
Buna karşı postmodernizmin, göndermeye dayalı dilin yitirilmesinin yasını tuttuğu söylenemez. Eğer gösterge, hep belli bir şeye, her durumda aynı şeye göndermiyorsa, yapılması gereken göstergenin ait olduğu anlam ile değer dizgesi üstüne yoğunlaşarak, ne türden bir dizgenin içinde ne tür dil oyunlarının oynamakta olduğunu izleyerek gerekli çıkarımlarda bulunmaktır. Postmodernizmin, bu genel yaklaşımı, kuramsal içerikli metinlerden çok, sanatçıların yaratıcı yapıtları ile pek çok felsefe eleştirisini öncelemeyi başarmış toplum, bilim, din ve bir bütün olarak kültür eleştirisi içerikli yazılara uyguladığı görülmektedir.
(Felsefe Sözlüğü, 2002)
Postmodernizmi zayıflatan, hatta kimi yazarlara göre öldüren niteliklerinden bazıları şunlardır:
—tüketim ekonomisi tarafından benimsenip kullanılması,
—geçici olan şeylere bu denli bağlanması,
—sanki gerçek tarih ve coğrafyayı, çoğu kez en ağır şartlar altında yaşanan ve yitirilen hayatların mücadelesi değil de, süper market raflarındaki eğretilemelermişçesine birkaç fikir ve görüntü uğruna talan etmesi,
—yitirilen zaman-mekân anlayışının yerine düzmece ve öykünmeli bir zaman-mekân anlayışı koymaya çabalaması,
—kültür mirasıyla alay etmesi,
—dar kapsamlı bir yerellik politikasına saplanıp kalması,
—eklektizmi kültürel, politik ve toplumsal farklılıkların uzlaştırılması çabalarıyla karıştırması,
—postmodernizm konusunda bitmeyen akademik tartışmalar,
—yeni bir şey yaratmayıp durmadan geçmişi-var olanı tekrarlayıp yıkmaya çalışması,
—bölünmeye oradan da yok olmaya gidişi,
—iç çelişkileri,
—yapıtların rahatsız edici oluşu,
—özellikle medyanın ve tüketim ekonomisinin eline geçtikten sonra şiddet ve çirkinlikle beslenmesidir.
Postmodernizmin pozitif yanı; farklılığın, çeşitliliğin önemini irdeleyip, dünyayı betimlediğimiz dil ve söylem üzerinde önemle kafa yormamız gerekliliğinde durmasıdır. Buna karşın, farklılıkları üretken biçimde nasıl birbiriyle uzlaştırabileceğimizi belirtmemiş, temel bir savunusu olmadığı gibi belli uslamlamalarla özetlenebilecek genel öğretisi de olmamıştır. Karşımızdakinin dilini parçalarına böldükten sonra, nasıl birbirimizle iletişim kurabileceğimiz konusunda hiçbir ipucu vermemiştir.
(Kılıç, 2002)
Ayrıca, modernizmin evrensel anlamda bir zamansallığın, uzamsallığın ve etik koordinatların olmayışından ileri gelen güçlüklerle boğuştuğu yerde, postmodernizm hiçbir mücadele içine girmeksizin, hiçbir sorun yaşamaksızın gerçeküstünü, doğaüstünü, belli bir kalıba sığdırılamayanı, bildik bir yere oturtulamayanı benimsemektedir. Modernizmin, gerçekliğin incelenişinden gözlemin incelenişine geçerken yaşadığı sorunlu durumu ya da sıkıntılı geçişi olumsuzlamaya çalıştığı yerde, postmodernizm hiçbir sıkıntıya meydan vermeden gözlemin değerle dolu olduğunu ve bütün değerlerin kullanılan dil doğrultusunda yapımı, kurmaca, yerel, öz-göndergeli olduğunu daha baştan olurlamaktadır. Modernizmin derin ile soyutu aradığı yerde, postmodernizm duraksamadan yüzünü, yüzeydekine, tikelliğe, sıradanlığa, her günkü yaşama dönmektedir. Modernizmde, başat bir değer olarak görülen “düzen” kavramının yerine, postmodernizmde “tasarım” ile “örüntü” geçmektedir. Sonuç olarak, modernizmin, doğrudan kendine dönük oluşundan ileri gelen kendine yönelik farkındalığı, postmodernizmde çok daha köklü ve kesin bir biçimde öz-göndergeliliğe yönelik farkındalığa, dolayısıyla bütünüyle bağımsız olma anlamında kendine yeter olmaya dönüşmektedir.
(Felsefe Sözlüğü, 2002)
Şu halde, modernitenin krizi, mantıksal olarak, hem ‘modern’ sosyoloji için potansiyel bir kriz ve hem de topluma ilişkin araştırmaya postmodern bir yaklaşımı içerir. Giddens, bir dizi değişikliğin, deliller göstererek yanında olur. Örneğin, finansman üretim ve tüketimin, iletişimlerin, kültürün, vb. küreselleşmesinin bir sonucu olarak, ulus-devlet sosyolojik araştırma için, bundan böyle uygun bir odak değildir. Gerek dünya çapında ve gerekse ‘mikro-toplumsal’ analiz düzeyleri, aşırı derecede ihmal edilmiştir. Toplumsal hareketlerin, karakteristik “küresel düşün, yerel olarak eyle” başyasasıyla ön plana çıkışı da, bununla ilgilidir.
Sosyoloji ve gelişme teorileri, geleneksel olarak Avrupa merkezci kabule, yani batı toplumunun en modern ya da en ileri toplum olduğu ve diğer toplumların da, aşamalı olarak aynı yol boyunca evrim geçirmesi gerektiği kabulüne dayandırılmıştır. Bu kabulün de, yeni baştan düşünülmesi gerekmektedir. Benzer bir bakış açısı geliştiren Barry Smart, daha az dışlayıcı ve hayal gücü daha geniş bir sosyolojinin savunuculuğunu yapar.
Geleneksel ve dini toplumların kültürleri de dâhil olmak üzere, bir kültürler çeşitliliğinin perspektifleri, ‘modern akıl’dan ziyade, ‘postmodern imgelem’e dayanan bir sosyolojinin bir parçası olmalıdır. Başka bir deyişle, modernitenin felsefi kabullerinin yıkılışı, Baudrillard’da olduğu gibi, hem sosyoloji ve hem de ‘toplum’dan vazgeçmeyi değilse bile, onun kendi sosyal bilimsel imajının kökten bir biçimde yeniden düzenlenmesini gerektirir.
(West, 1996:337-338)
Postmodernizm: “Modernizm”in Kimlik Kaybı
Gökçen Yaşayan
Postmodernizmin, basit ve doğrudan tanımını yapmak olanaksızdır.
Bu kavram, 1960′lı yıllardan itibaren kullanılmıştır. Önce edebiyatta, 1970′li yıllarda mimaride kullanılmış, 1979′da Jean François Lyotard’ın “Postmodern Durum” adlı kitabıyla bir tartışma başlanmıştır.
Postmodernizm; Kuzey Amerika’nın Kıta Avrupa’sından evlat edindiği, ağırlıklı olarak Fransız ve Alman kökenli bir çocuktur. Postmodernizme asıl esin veren filozoflar Nietzsche ve Heidegger’dir.
Lyotard’a göre postmodernizm, günümüz batı medeniyetinin genel bir durumunu adlandırır. Postmodern durum, “büyük meşrulaştırma anlatıları”nın artık inanılır olmadığı bir durumdur. “Büyük anlatı” ibaresiyle kastettiği şey, herşeyden önce, köprü oluşturucu tarih felsefeleridir.
Bu düşünsel mirasa rağmen postmodernizmin en sert eleştiricileri çağdaş Alman filozofları, özellikle de Jürgen Habermas’dır.
Postmodernist aydınlar olumlayıcılar ve şüpheciler olarak ikiye ayrılırlar.
Olumlayıcılar modernizme karşıt olsalar da, onun her düşüncesini yabana atmazlar;
şüpheciler ise modernizmin en küçük ayrıntısına bile karşı çıkıp radikal tavırlar takınırlar
(P.M. Rosenau; 1998 ). (Kılıç, 2002)
Modernizmin görünüşte güvenilir olan güvenli alanları, postmodernizm ile geçersiz hale gelir. Postmodernizm, “Aydınlanma” sonrası düşüncesinin tüm temel akımlarından radikal olarak kopuş sağlar.
(West, 1996:305)
Modernizm, “Aydınlanma” felsefesiyle ortaya çıkan; insanlığın içinde bulunduğu bağnazlıktan, hurafelerden, geri kalmışlıktan kurtarmayı amaçlayan; toplum bilimlerinde insan uygarlığının genellikle sanayileşme ve laikleşme aracılığıyla uğradığı ekonomik, siyasal ve toplumsal bir dönüşümdür ve ilerleme olgusunu temel alarak insanlığın gittikçe daha iyi ve üstün amaca doğru hareket ettiğini kabul eder.
Modern çağlarda her alanda ortaya çıkmış olan doğrular, kuramlar, sistemler tartışılmaz niteliğe bürünmüş, bireysellikler, bireysel nitelikler bu sistemler içinde eridiği için ön plana çıkamamışlardır.
Bu sistemlerin bağlayıcılıkları nedeniyle, herkes zorunlu olarak benimsemiştir. Modern dönemlerde aşama aşama her alan kurumsallaştırıp bilim, ahlak ve sanat, yaşam dünyasından kopmuş, özerk, otoriter alanlar durumuna getirilmiştir.
Bilişsel araçlar, ahlaksal-kılgısal-estetik anlatım ve uslamlama yapıları, özel uzmanların denetimi altına girmiştir. Ortaçağda Tanrı’nın-dinin kulluğunda olan insan bu kez, modern çağın yücelttiği olguların, otoritelerin kulluğuna soyunmuş, bilim adamı, ussallığın temsilcisi haline gelmiştir.
Modernizmin dayattığı bu gerçeklik anlayışıyla, kurumlar ve bireyler arasında sınırlandırıcı usçulukla çözülemez karşılıklı bağımlılıkların oluştuğu tek biçimleştirici sıra düzenleri/uzamlar, olgular yaratılmıştır.
Modernizmde, bilim bilgisinin kültür ve gelenekten bağımsız ve öznellikten arınmış olduğuna inanılır. Bu bilgi kişiden kişiye, toplumdan topluma ya da kültürden kültüre değişmez. Nesnel ve evrenseldir.
Kültürler ve özneler üstüdür. Bir bilgi formu olarak, entelektüel disiplinler hiyerarşisinde yeri en üst basamaktır; sanat, din, ahlak, felsefe gibi disiplinlerin yeri ise daha alt basamaklardadır. Din ve gelenek, gerçekliğe ulaşmayı engelleyen bir hurafeler ve ön yargılar yığınıdır. Pozitivizm, kültür, etik, din, yaşamın anlamı, felsefe gibi konuları ussal söylemin dışında bırakmış ya da bunlar üzerinde konuşmayı anlamsızlaştırmıştır.
Çünkü bu konularda nesnel, matematiksel, mantıksal uslamlama yapılarak bir uzlaşmaya varılamayacağı gibi tersine, bu konularda uzlaşmazlığa düşülmektedir. (Kale, 2002)
Bununla birlikte, aydınlanma çağı, bilime-akla duyduğu sonsuz güven dolayısıyla ve bilim aracılığıyla insanların her sorununu çözmeyi adeta onlara yeryüzünde bir cennet kurmayı vaat etmiştir. Birçok gelişmeye rağmen, öncelikle İkinci Dünya Savaşı ve ardından Nazi rejiminin neden olduğu kitlesel kıyımlar; daha sonra soğuk savaş yıllarında süper güçler arası silah yarışının yarattığı nükleer tehdit ve topyekûn yok olma korkusu, batı insanında, batı kültür ve uygarlığında özellikle endüstri devrimi ile ortaya atılan ve uygarlığın sürekli daha iyiye doğru gittiği düşüncesine inançsızlığı getirmiştir.
Gerçi bu eleştiriler, II. Dünya Savaşı öncesi, önemli temsilcileri Horkheimer, Adorno ve Marcuse olan Frankfurt okulu tarafından da yapılmıştır (Bugün bu okulun en önemli temsilcisi Jurgen Habermas’tır.).
Habermas; dile dayalı bir uzlaşımı gündeme getirir. Ona göre modernlik hala bitmemiştir, tamamlanmamış bir projedir.
Aydınlanma tarihi kesintilerle sürmektedir.
Bunun yanı sıra bilimdeki gelişmeler, örneğin “kuantum” fiziğinin getirdiği “belirsizlik” kuramı, Einstein’ın ortaya attığı rölativite kuramına göre “doğru”nun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak “doğru” olduğu düşüncesi, kısaca tekno-bilimin, evrenin bir sistemler karmaşasından oluştuğunu ve durmaksızın genişleyerek yok olmaya doğru gittiğini söylemesi “gerçek” tanımını bir kez daha değiştirdiği gibi, evrensel değişmezliğe olan inancı da yıkmış, insanın “biyolojik” ve “doğal” ortamında da güvensiz olduğunu vurgulamıştır. (Kılıç, 2002)
Nietzsche, geleneksel felsefenin “öz”, “gerçek”, “mantıksal temel” gibi kavramlarına çok eleştirel bakışla yaklaşmaktadır. Zaten bu nedenle de bugünün postyapısalcılığın peygamberi olarak kabul edilmektedir.
Nietzcshe’ye göre evrenin, bir tek değil sayısız anlamı vardır ve bu durumda bilginin tek bir gerçekliğin temsili olduğu tezi tutarsızdır. (Şaylan, 1999)
Postmodernizmin bakış açısından bakıldığında modernizm, genellikle dünyanın “Bir” olduğu, kendi içinde bütünlüğü bulunan tek bir açıklama dizgesi yardımıyla açıklanabilir bir dünya tasarımına duyulan “insancı” inanç üstüne kurulu kültürel bir dönem, episteme ya da paradigma olarak tanımlanmaktadır.
Yüzyıllar içinde gerçekçi sanat anlayışıyla, temsilci siyaset yaklaşımıyla, deney bilimleriyle iyiden iyiye yerleşmiş bu inanç, bütün inanç dizgeleri ile bütün değer yapıları için tek bir ortak dayanak bulunduğu, bu dayanağın da us yoluyla kavranabilir olduğu yollu temel varsayımla örtüştüğü gibi, söz konusu varsayımın taşıdığı bütün sakıncaları da aynı ölçüde taşımaktadır.
Söz konusu inancın zamanla giderek daha dünyevi, daha maddeci pratiklerle gelişmesi üzerine, evrensel olmak adına ortaya atılmış savlarının güvenilirliklerinde de büyük boşluklar meydana gelmeye başlamıştır.
Nitekim Rönesans’tan sonra evrensel uygulanabilirlik gibi alabildiğine bütüncül (totaliter) bir yapı sergileyerek, aşama aşama “tanrısallık” tasarımından “sonsuzluk” tasarımına doğru derin bir başkalaşım geçirmiştir.
Bu başkalaşımın görülebileceği en iyi yerlerden birisi kuşkusuz, zaman ile zamanın sonsuzluk doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı Rönesans sanatı ile yeniçağ bilimidir.
Öte yanda gelinen bu temel durum karşısında postmodernizm, bu türden saltık dayanakları izlemek bir yana, böyle bir dayanak varsayımıyla (sözgelimi, değerden bağımsız türdeş bir zaman ve uzam anlayışı uyarınca) farkında olarak (İstilacı modernist p
erformans artırımı ruhuna, yalnızca toplumsal ve kültürel formların farklılığı ve ayrışıklığı karşı koyabilir.
Buradan, yalnızca geçici ve yerel bir anlaşımın, salt geçici sözleşmelerinin peşine düşülmesi gerektiği sonucu çıkar. Bütünselleştirici teoriye duyulacak bir nostalji kalıntısı için ödenecek bedel, “bir oyuncuyu onunla paylaşılan dil oyununun dışına atmakla tehdit etmek suretiyle elde edilen etkinlik” olan “terör”dür.
(West, 1996:321)) ya da olmayarak, düşünmeye karşı da son derece uyanık ve duyarlılığa ayrı bir özen göstermektedir. (Felsefe Sözlüğü, 2002)
Postmodernizm, çeşitli düşünce akımlarıyla, bir dizi disipliner bölgeyi içerir. Onun politik ve entelektüel konumları, karşıt radikalizmden başlayıp ironik ve bazılarının söylediğine göre de, kendini beğenmiş bir kayıtsızlığa uzanan geniş bir yelpaze oluşturur.
Postmodernistler, çağdaş Batı Avrupa kültürü ve toplumuna ilişkin olarak geleneksel politik eylem tarzlarını aşındıran, bir dizi kışkırtıcı betim ortaya koyarlar.
(West, 1996:91-92)
Bu söylemde “Artık önemli olan gerçek/doğru nedir?” sorusu değil, hakikatin/doğrunun nasıl kurulduğu sorusudur ya da önemli olan daha doğru bilginin araştırılması değil, yeni doğruların oluşturulmasıdır.
Genel ahlaksal anlayışlar-ilkeler artık geçerliliğini yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullardır, çağın, zamanın gerekleridir.
Postmodernizm, dış gerçekliğin nesnel ve kararlı temsil edilebileceği inancının bir aldanış olduğunu kabul eder.
Nesnel gerçekliğin bilgisinin olamayacağı kabul edilince bu bilgiye sahip olmanın, aydına ya da elite yüklediği öncülüğün, yol göstericiliğin dayanağı kalmaz.
Başkasının adına karar vermek olanağı kalmaz, kararı sahibine, yani bundan doğrudan etkilenecek olana bırakır.
İnsanbilimi geliştirmek için yapılan yapısalcı çabaları, insanın evrensel değişmez özünün bulunabileceği düşüncesini metafizik olarak görür. Bu noktaya gelinince, evrensel bir ahlakın kurulması umutlarının de tükendiğini, kabul etmek gerekir.
(Kılıç, 2002)
Baudelaire’in modernizmi tanımlarken dayandığı, geçici ile kalıcı arasındaki gerilimin kalıcı yanı ortadan kalkmış, geçicilik, süreksizlik, parçalanma ve kaos yanı kalmıştır. Buna paralel olarak bir derinlik arayışı kaybolmuş, yüzeysel olunmuştur.
Modernizmde bilim, ahlak ve sanat alanları arasındaki aşılamaz ayrım, postmodernizmde anlamını yitirir. Epistemolojinin yerini yorumbilim alınca, ahlak alanı ile bilimin ayrımının da anlamı kalmaz.
Postmodernizm kabullerinin de, toplumsal sonuçları vardır. Postmodernizm, tarih içinde belirlenmenin de karşısında olduğundan, toplumsal ilerlemenin olabilirliğini kabul etmemektedir. (Tekeli, 1992)
Postmodernizm öncelikle evrenin bir kaos olduğunu, bu kaosa bir anlam verilemeyeceğini ve de hiçbir formülle açıklanamayacağını söyler.
Eğer doğrular varsa evrenin ancak bir parçası için doğru olabilecektir, anlam varsa, evrenin ancak bir parçası için geçerli olabilecektir. Evrenin tümünü tek formülle açıklamak, yani tek bir anlam bulmak olanaksızdır; çünkü ne doğada ne de evrende bizi böylesi bir açıklamaya götürecek bir tek ipucu yoktur.
Postmodernizm, modernizmdeki, görülen gerçeğin insan belleğinde hiç değilse belli bir bakış açısından kısmen algılanabileceği veya insan belleğinin, gerçeği, gördüğü biçimleri ile yapıtında yansıtabileceği düşüncesini de yadsır. İnsan, doğrulan veya genel anlamda ve de herhangi bir bağlamda gerçeği hiçbir zaman bilmemiştir, ancak onun kurmaca biçimlerini görmüştür.
Çünkü “mitos”lardan günümüze, bize gerçeği anlattığını savunan her türlü yapıt ve anlatım türü, gerçeğin yorumu ve kurmaca anlatımından başka bir şey değildir. Günümüzün karmaşık kültüründe bu iş daha da zorlaşmıştır.
Çağdaş bir örnekle açıklamak gerekirse: Medya en doğruyu yansıttığını iddia ederken aslında belli bir görüşün grup veya kişinin bakış açısından ve de o görüş, grup veya kişinin söylencesi içinden gerçeği verir, gerçeğin yalnızca yorumunu yaptığı için ikinci bir kurmaca gerçeği yaratmış olur. Günümüzde artık yorumun doğruluğu değil, inandırıcılığı önemli olduğu için gerçek belki de hiç bilinmeden kalmaktadır. Böylece postmodernizm, gerçeklerin kurmaca yapılarını gösterip, doğruların doğadan doğal olarak gelmediğini, kültür tarafından kabul ettirildiğini; dünyanın kendi kültür söylemimizden sosyal olarak kabul edilmiş anlamlar sistemiyle tanıtıldığını irdeler.
Toplumsal düzlemde de, bir sistemler karmaşası vardır. Sosyal kurumlar, insanla doğa arasındaki çatışma sonucu ortaya çıkarlar. Kurumlaşmak doğal olanı alıp, disiplin altına sokmak ve onu sistemleştirmek demektir. Görüldüğü gibi postmodernizmde sistemlerin tümüne bir güvensizlik söz konusudur. O halde sosyal ve kültürel kurumlar, doğanın kendisinde tartışılmaz doğrular olarak, yoktur. Tüm kurumlar ve onların getirdiği sistem, kavram ve doğrular kurmacadır.
Gerçeklikleri göreceli ve tartışmaya açıktır. Gerçek varsa, her zaman insana, ancak yorumları ile ulaşmıştır. Tüm kavramlar kurmaca oldukları gibi, ait oldukları söylence grubuna göre de farklılık gösterirler; her farklı dil grubu, her söylence kendi kavramlarını, dolayısıyla kendi doğrularını ve yaşam deneyimini yaratır. Yani tüm kavramlar ideolojiktir. O halde tüm insanların bağlayıcı bir kavramdan söz etmesi olanaksızdır. (Kılıç, 2002)
Onlar, yumuşama bilmez olumsuzlukları ve kuşkuculukları ve daha olumlu ahlaki veya politik tavsiyelerde bulunmayı reddetmeleri nedeniyle, çok sıklıkla eleştirilirler. Bununla birlikte, postmodernist eleştirinin değeri, şüphecilik düzeyinde dahi olsa, küçümsenmemelidir. Bu eleştirinin duyarlı noktalara dokunduğu kuruntusu, postmodernizmin Soğuk Savaş’ın ardından, son zamanlarda, Batı Avrupa ussallığı ve özgürlüğünün “öteki” konumuna -komünizmin yerine- yükselişiyle, sağlam bağıntının karşılaştığı sıklıkla kurala bağlanışı ve saygısız küfrün hedefi haline gelişiyle doğrulanır.
Hiç olmazsa, postmodern tanı, batı tarihinin karanlık bölümlerinin yararlı bir anımsatıcısı olmuştur. Yalnızca yirminci yüzyıl totalitaryanizmleri, modernitenin özünde var olan tehlikelerin en çarpıcı kanıtıdır. Postmodern durum, aynı zamanda yerleşik bir kaygıyı, (Giddens’ın deyimiyle) ‘ontolojik bir güvensizlik’ duygusunu, bürokratik sosyalizmin kendisi de bir alternatif olarak görülmese bile, bürokratikleşmiş kapitalist toplumla i
lgili yaygın bir hoşnutsuzluğu ifade eder. Kolonyalizm ve bağımsızlık mücadelelerinin küçük ölçekli sarsıntıları kadar, güçlü dini fundamentalizmlerin yeniden dirilişi de, batının özgüvenini felsefi köklerinden çekip koparmıştır. Postmodernite, ortak bir politik tutum benimsenmese bile, çağdaş toplum ve kültüre ilişkin kavrayış için yararlı bir kavram olabilir.
Gerçekten, postmodernizmin olumsuz, kuşkucu tavrı çoklukla, anti-otoriter içerikleri olan bir tavır olarak değerlendirilir. Postmodernistler, çeşitlilik ya da farklılığı, her ne kadar gizliden gizliye de olsa, teröristçe bastıran tüm söylem biçimlerini (elbette, yalnızca politik söylemi değil), altüst ederler. Derridacı dekonstrüksiyon, batılı aklının ‘korkunç hiyerarşilerine’ meydan okurken, postmodernistler de, ‘öteki’nin reddine, farklılığın, kendi kimliğimizin güvenliği adına değersizleştirilmiş bir ‘öteki’ne indirgenmesine karşı çıkarlar. Postmodernistler, sisteme karşı, yeni ve büyük bir birleştirici teori üretmek veya kışkırtıcı bir örgütlü savaş açmak yerine, söylemler, bilgiler, kültürler, mücadele ve sesler çokluğunu güvence altına almanın yollarını ararlar. Onlar, tüm liderlerin, özellikle de uzman ya da entelektüel oldukları iddiasıyla ortaya çıkan, hatta direniş veya Marksist devrimde uzmanlık taslayan önderlerin, iddialarını sorgularlar.
Onlar, Habermas gibi entelektüellerin, demokratik irade biçimlenimini veya ‘değiştirilmemiş’ iletişimin koşullarında otorite olma iddialarını bile, reddederler. Postmodernistler bu bakımdan, Frankfurt Okulu’nun, ‘olumsuz diyalektiği’ pozitif düşünmenin kötülük eğilimlerine kişinin elinden geldiği ölçüde azimle karşı koyan Adorno gibi, eski düşünürlerine çok daha yakındırlar. Postmodernist düşüncelerin sağladığı oldukça nazik itici güç (hiç şüphe yok ki, yalnızca onda olmasa bile), batı düşüncesi içinde daha önce marjinalleştirilmiş bir dizi perspektif ya da söylemde yankı bulmuştur.
Postmodernizmle feminizm arasındaki, herhalde en fazla Lacan ve Derrida’nın yazılarının etkilemiş olduğu bir karşılıklı etkileşim, özellikle verimli olmuştur.
(West, 1996:339-340)
Postmodernistler, “gerçek diye bir şey yoksa geriye kalan tek şey(in) oyun” olduğunu, gerçeğin “güçlü olanın tercihlerini yasallaştırdığını”, “özel politik tercihleri kanıtlamak” amacıyla gerçekten söz edildiğini öne sürmektedirler.
Lyotard’ın, “Bilim, kendisini yararlı düzenlilikleri koymakla sınırlamadığı ölçüde ve gerçeği aradıkça, kendi oyununun kurallarını yasallaştırmakla yükümlüdür” ifadesi, gerçeğin bir “oyun” olduğu düşüncesinin bir örneği olarak verilebilir. Lyotard’a göre; bir “önermenin doğruluğu, bir temel üzerinde uzman olan bir grup insanın, kolektif onayına bağlıdır” ve “gerçek, iktidarın yasallaştırılmasıdır.”
Gerçek diye öne sürülenlerin “uzlaşım önermeleri” olduğunu dile getiren Lyotard’ın görüşleri, bu noktada Kuhn ve Feyerabend’in görüşleri ile uyum içerisindedir.
(Kılıç, 2000)
Postmodernizm ile yapısökümcülük, bazı açılardan benzeşmektedir. Derrida’nın yapısökümcülüğün yıkmak, devirmek, yok etmek gibi bir amacı olmadığını, tam tersine kimi şeyleri koruma altına almak adına belli yapıları sökmeyi temel bir ödev olarak gördüğünü söyleyen kendi sözleri, postmodernistlerin yapısökümcülüğe yönelik saptamalarını doğruluyor gibidir.
Buna karşı postmodernizmin, göndermeye dayalı dilin yitirilmesinin yasını tuttuğu söylenemez. Eğer gösterge, hep belli bir şeye, her durumda aynı şeye göndermiyorsa, yapılması gereken göstergenin ait olduğu anlam ile değer dizgesi üstüne yoğunlaşarak, ne türden bir dizgenin içinde ne tür dil oyunlarının oynamakta olduğunu izleyerek gerekli çıkarımlarda bulunmaktır. Postmodernizmin, bu genel yaklaşımı, kuramsal içerikli metinlerden çok, sanatçıların yaratıcı yapıtları ile pek çok felsefe eleştirisini öncelemeyi başarmış toplum, bilim, din ve bir bütün olarak kültür eleştirisi içerikli yazılara uyguladığı görülmektedir.
(Felsefe Sözlüğü, 2002)
Postmodernizmi zayıflatan, hatta kimi yazarlara göre öldüren niteliklerinden bazıları şunlardır:
—tüketim ekonomisi tarafından benimsenip kullanılması,
—geçici olan şeylere bu denli bağlanması,
—sanki gerçek tarih ve coğrafyayı, çoğu kez en ağır şartlar altında yaşanan ve yitirilen hayatların mücadelesi değil de, süper market raflarındaki eğretilemelermişçesine birkaç fikir ve görüntü uğruna talan etmesi,
—yitirilen zaman-mekân anlayışının yerine düzmece ve öykünmeli bir zaman-mekân anlayışı koymaya çabalaması,
—kültür mirasıyla alay etmesi,
—dar kapsamlı bir yerellik politikasına saplanıp kalması,
—eklektizmi kültürel, politik ve toplumsal farklılıkların uzlaştırılması çabalarıyla karıştırması,
—postmodernizm konusunda bitmeyen akademik tartışmalar,
—yeni bir şey yaratmayıp durmadan geçmişi-var olanı tekrarlayıp yıkmaya çalışması,
—bölünmeye oradan da yok olmaya gidişi,
—iç çelişkileri,
—yapıtların rahatsız edici oluşu,
—özellikle medyanın ve tüketim ekonomisinin eline geçtikten sonra şiddet ve çirkinlikle beslenmesidir.
Postmodernizmin pozitif yanı; farklılığın, çeşitliliğin önemini irdeleyip, dünyayı betimlediğimiz dil ve söylem üzerinde önemle kafa yormamız gerekliliğinde durmasıdır. Buna karşın, farklılıkları üretken biçimde nasıl birbiriyle uzlaştırabileceğimizi belirtmemiş, temel bir savunusu olmadığı gibi belli uslamlamalarla özetlenebilecek genel öğretisi de olmamıştır. Karşımızdakinin dilini parçalarına böldükten sonra, nasıl birbirimizle iletişim kurabileceğimiz konusunda hiçbir ipucu vermemiştir.
(Kılıç, 2002)
Ayrıca, modernizmin evrensel anlamda bir zamansallığın, uzamsallığın ve etik koordinatların olmayışından ileri gelen güçlüklerle boğuştuğu yerde, postmodernizm hiçbir mücadele içine girmeksizin, hiçbir sorun yaşamaksızın gerçeküstünü, doğaüstünü, belli bir kalıba sığdırılamayanı, bildik bir yere oturtulamayanı benimsemektedir. Modernizmin, gerçekliğin incelenişinden gözlemin incelenişine geçerken yaşadığı sorunlu durumu ya da sıkıntılı geçişi olumsuzlamaya çalıştığı yerde, postmodernizm hiçbir sıkıntıya meydan vermeden gözlemin değerle dolu olduğunu ve bütün değerlerin kullanılan dil doğrultusunda yapımı, kurmaca, yerel, öz-göndergeli olduğunu daha baştan olurlamaktadır. Modernizmin derin ile soyutu aradığı yerde, postmodernizm duraksamadan yüzünü, yüzeydekine, tikelliğe, sıradanlığa, her günkü yaşama dönmektedir. Modernizmde, başat bir değer olarak görülen “düzen” kavramının yerine, postmodernizmde “tasarım” ile “örüntü” geçmektedir. Sonuç olarak, modernizmin, doğrudan kendine dönük oluşundan ileri gelen kendine yönelik farkındalığı, postmodernizmde çok daha köklü ve kesin bir biçimde öz-göndergeliliğe yönelik farkındalığa, dolayısıyla bütünüyle bağımsız olma anlamında kendine yeter olmaya dönüşmektedir.
(Felsefe Sözlüğü, 2002)
Şu halde, modernitenin krizi, mantıksal olarak, hem ‘modern’ sosyoloji için potansiyel bir kriz ve hem de topluma ilişkin araştırmaya postmodern bir yaklaşımı içerir. Giddens, bir dizi değişikliğin, deliller göstererek yanında olur. Örneğin, finansman üretim ve tüketimin, iletişimlerin, kültürün, vb. küreselleşmesinin bir sonucu olarak, ulus-devlet sosyolojik araştırma için, bundan böyle uygun bir odak değildir. Gerek dünya çapında ve gerekse ‘mikro-toplumsal’ analiz dü
zeyleri, aşırı derecede ihmal edilmiştir. Toplumsal hareketlerin, karakteristik “küresel düşün, yerel olarak eyle” başyasasıyla ön plana çıkışı da, bununla ilgilidir.
Sosyoloji ve gelişme teorileri, geleneksel olarak Avrupa merkezci kabule, yani batı toplumunun en modern ya da en ileri toplum olduğu ve diğer toplumların da, aşamalı olarak aynı yol boyunca evrim geçirmesi gerektiği kabulüne dayandırılmıştır. Bu kabulün de, yeni baştan düşünülmesi gerekmektedir. Benzer bir bakış açısı geliştiren Barry Smart, daha az dışlayıcı ve hayal gücü daha geniş bir sosyolojinin savunuculuğunu yapar.
Geleneksel ve dini toplumların kültürleri de dâhil olmak üzere, bir kültürler çeşitliliğinin perspektifleri, ‘modern akıl’dan ziyade, ‘postmodern imgelem’e dayanan bir sosyolojinin bir parçası olmalıdır. Başka bir deyişle, modernitenin felsefi kabullerinin yıkılışı, Baudrillard’da olduğu gibi, hem sosyoloji ve hem de ‘toplum’dan vazgeçmeyi değilse bile, onun kendi sosyal bilimsel imajının kökten bir biçimde yeniden düzenlenmesini gerektirir.
(West, 1996:337-338)