Entries Tagged as ''

NEO MODERNİZM

Önce Modernizmi anlamak gerekir .

Modernizm genelde, on dokuzuncu yüzyıl sonu ile ikinci dünya savaşı’nın başlangıcına kadar olan dönemde, bilhassa sanat ve edebiyatta meydana gelen büyük çaplı değişimleri tanımlamakta kullanılan bir terim sayılmaktadır.

Öte yandan, modernizmin açıkça sınırı belirlenmiş bir bitiş tarihi yoktur.
İkinci dünya savaşı’ndan beri gerçekleşen değişimleri tanımlamak için postmodern terimi kullanılıyorsa da, bazı düşünürler modernizmin hâlâ sürdüğünü iddia etmekte, bazı yazarlar da, modernizmin ölümünün söz konusu tarihten çok daha önce gerçekleştiğini belirtmektedirler.

Modernite ve rasyonalitenin farklı düzeylerde nasıl gerçekleştiğiyle ilgili çalışmaların dikkatle incelenmesi bize modernlik ve modernliğin ideolojisi konusunda bazı fikirler verebilir .

Teknik ve iktisadî ilerleme, toplumsal, siyasal, fikrî ve ahlakî ilerlemelerin çekici gücü, modernitenin lokomotifi olarak bilinmektedir .

Öte Yandan Modernitenin karşısına bir anti tez olarak çıkan Postmodernite ise şu düşünceleri temel almaktadır :

Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerin reddedilmesi,
Dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim adamı topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi,
Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp, benimsenmesi,
Gerçeklik, gerçek, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi,
Mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek, korkmamak, güvensizlik duymamak, gerçeği olabildiğince (sonsuzca) yorumlamak,
Belli bir zaman ve mekânın sözcüklerini kullanmak yerine, gerçekliği kendi bütünlüğü-özerkliği içinde anlamaya çalışmak,
İnsanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak,
Tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak.

Modernizm, genellikle dünyanın “Bir ve Tek ” olduğu, açıklamaya çalışır . Kendi içinde bütünlüğü bulunan tek bir açıklama dizisi yardımıyla açıklanabilir bir dünya . Bir etik sorunu olan “insancı” inanç üstüne kurulu kültürel bir dönemi anlatmaya çalışır .
Yüzyıllar içinde gerçekçi anlayışla, temsilci siyaset yaklaşımıyla, deney bilimleriyle iyiden iyiye yerleşmiş bu inanç, bütün inanç dizgeleri ile bütün değer yapıları için tek bir ortak dayanak bulunduğu, bu dayanağın da akıl yoluyla kavranabilir olduğu yollu temel varsayımla örtüştüğü gibi, söz konusu varsayımın taşıdığı bütün sakıncaları da aynı ölçüde taşımaktadır.
Söz konusu inancın zamanla giderek daha dünyevi, daha maddeci pratiklerle gelişmesi üzerine, evrensel olmak adına ortaya atılmış savlarının güvenilirliklerinde de büyük boşluklar meydana gelmeye başlamıştır.
Nitekim Rönesans’tan sonra evrensel uygulanabilirlik gibi alabildiğine bütüncül (totaliter) bir yapı sergileyerek, aşama aşama “tanrısallık” tasarımından “sonsuzluk” tasarımına doğru derin bir başkalaşım geçirmiştir.
Bu başkalaşımın görülebileceği en iyi yerlerden birisi kuşkusuz, zaman ile zamanın sonsuzluk doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı Rönesans sanatı ile yeniçağ bilimidir.
Modernitenin iflas ettiği ikinci dünya savaşından sonra antitez olarak postmodernizm çıkmıştır .
Postmodernizmin yeterince anlaşıldığını söylemek güçtür . Medeniyetler çatışması kuramı altında yeniden moderniteye bir dönüş yapılmıştır . Neo -con siyaset ,Orta Doğu petrolünü ve halklarını silah gücüyle köleleştirme yolunda iri adımlar atmıştır . Bu bağlamda öldürülen milyonlarca insan ve kültürel değerler artık bir geri dönüşü göstermektedir .
Yaşanan bu terör ve zorbalık postmodernitenin de iflasını gösteriyor .

Neo -Modernizme hoş geldiniz .

NEO MODERNİZM

Önce Modernizmi anlamak gerekir .

Modernizm genelde, on dokuzuncu yüzyıl sonu ile ikinci dünya savaşı’nın başlangıcına kadar olan dönemde, bilhassa sanat ve edebiyatta meydana gelen büyük çaplı değişimleri tanımlamakta kullanılan bir terim sayılmaktadır.

Öte yandan, modernizmin açıkça sınırı belirlenmiş bir bitiş tarihi yoktur.
İkinci dünya savaşı’ndan beri gerçekleşen değişimleri tanımlamak için postmodern terimi kullanılıyorsa da, bazı düşünürler modernizmin hâlâ sürdüğünü iddia etmekte, bazı yazarlar da, modernizmin ölümünün söz konusu tarihten çok daha önce gerçekleştiğini belirtmektedirler.

Modernite ve rasyonalitenin farklı düzeylerde nasıl gerçekleştiğiyle ilgili çalışmaların dikkatle incelenmesi bize modernlik ve modernliğin ideolojisi konusunda bazı fikirler verebilir .

Teknik ve iktisadî ilerleme, toplumsal, siyasal, fikrî ve ahlakî ilerlemelerin çekici gücü, modernitenin lokomotifi olarak bilinmektedir .

Öte Yandan Modernitenin karşısına bir anti tez olarak çıkan Postmodernite ise şu düşünceleri temel almaktadır :

Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerin reddedilmesi,
Dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim adamı topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi,
Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp, benimsenmesi,
Gerçeklik, gerçek, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi,
Mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek, korkmamak, güvensizlik duymamak, gerçeği olabildiğince (sonsuzca) yorumlamak,
Belli bir zaman ve mekânın sözcüklerini kullanmak yerine, gerçekliği kendi bütünlüğü-özerkliği içinde anlamaya çalışmak,
İnsanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak,
Tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak.

Modernizm, genellikle dünyanın “Bir ve Tek ” olduğu, açıklamaya çalışır . Kendi içinde bütünlüğü bulunan tek bir açıklama dizisi yardımıyla açıklanabilir bir dünya . Bir etik sorunu olan “insancı” inanç üstüne kurulu kültürel bir dönemi anlatmaya çalışır .
Yüzyıllar içinde gerçekçi anlayışla, temsilci siyaset yaklaşımıyla, deney bilimleriyle iyiden iyiye yerleşmiş bu inanç, bütün inanç dizgeleri ile bütün değer yapıları için tek bir ortak dayanak bulunduğu, bu dayanağın da akıl yoluyla kavranabilir olduğu yollu temel varsayımla örtüştüğü gibi, söz konusu varsayımın taşıdığı bütün sakıncaları da aynı ölçüde taşımaktadır.
Söz konusu inancın zamanla giderek daha dünyevi, daha maddeci pratiklerle gelişmesi üzerine, evrensel olmak adına ortaya atılmış savlarının güvenilirliklerinde de büyük boşluklar meydana gelmeye başlamıştır.
Nitekim Rönesans’tan sonra evrensel uygulanabilirlik gibi alabildiğine bütüncül (totaliter) bir yapı sergileyerek, aşama aşama “tanrısallık” tasarımından “sonsuzluk” tasarımına doğru derin bir başkalaşım geçirmiştir.
Bu başkalaşımın görülebileceği en iyi yerlerden birisi kuşkusuz, zaman ile zamanın sonsuzluk doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı Rönesans sanatı ile yeniçağ bilimidir.
Modernitenin iflas ettiği ikinci dünya savaşından sonra antitez olarak postmodernizm çıkmıştır .
Postmodernizmin yeterince anlaşıldığını söylemek güçtür . Medeniyetler çatışması kuramı altında yeniden moderniteye bir dönüş yapılmıştır . Neo -con siyaset ,Orta Doğu petrolünü ve halklarını silah gücüyle köleleştirme yolunda iri adımlar atmıştır . Bu bağlamda öldürülen milyonlarca insan ve kültürel değerler artık bir geri dönüşü göstermektedir .
Yaşanan bu terör ve zorbalık postmodernitenin de iflasını gösteriyor .

Neo -Modernizme hoş geldiniz .

Ya masada bizim gündemimiz ya da uçak gemileri mi ?

ABD İRAN’LA NEDEN GÖRÜŞMEK İSTİYOR ?

Bugün Bağdat ‘ta ABD ve İran yetkilileri uzun bir aradan sonra ilk kez bir araya geliyorlar. 1980 yılında ABD Tahran büyük elçiliğinin işgal edilmesinden bu yana kesilen diplomatik ilişkiler için bir başlangıç noktası.

Bu görüşme Bağdat ‘ta yapılıyor . Her ne kadar görüşmelerde ABD tarafında Ryan Crocker ve İran tarafında Hasan Kazemi olacağı söyleniyorsa da her iki ülkenin de toplantıya gündeme alacakları konular temelinde farklı kişilerin de katılması bekleniyor.

Bu toplantının amacı konusunda değişik yorumlar var .

ABD İran’la diyalog arıyor .
ABD Irak konusunda İran ‘dan yardım istiyor .
ABD İran ‘ın bölgedeki terörist faaliyetleri desteklediğini biliyor ve bu desteği durdurmasını istiyor . Bunun pazarlığını yapmak istiyor .
İran bölgede etkisini artırmak için nükleer programı koz olarak kullanıyor .

Bu yorumların hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu söylemek güç.Öte yandan Bush yöneticilerinin ve danışmanlarının eşleriyle birlikte 30 Mayıs tarihinde Bahama adalarında ünlü bir otelde ağırlanacakları ve bir kaç dizi toplantı yapacakları bildiriliyor.Konferansın konusu da ilginç :
“Confronting The Iranian Threat: The Way Forward”
“İran tehdidine karşı alınacak önlemler ve ilerleyeceğimiz yön “

Zamanlaması son derece dikkatle seçilmiş bir konferans . Amerikan planlama tarzına uygun . Bağdat ‘da İran ‘lı yöneticilerle yapılacak toplantıda ele alınacak konular da mutlaka Bahama ‘da toplanacak olan uzmanlar tarafından dikkatle seçilmiş olmalı . Büyük bir olasılıkla Bağdat toplantısında ele alınacak konular , ve İran ‘ın yaklaşımları Bahama toplantısında uzmanlar tarafından değerlendirilecek. Karşılaşmadan önce karşı takımın oyununu uzmanlarla izleyerek strateji belirleyen bir teknik direktör kurnazlığıyla kurgulanmış bir toplantılar dizini . Bu basına açıklanan resmi toplantılar . Bir de her zaman olduğu gibi basına açıklanmayan gizli kulis arkası toplantıları vardır .

Bahama adalarında toplantıya kimlerin katılacağı organizasyonu yapan danışmanlık şirketi tarafından basına duyurulmuş bulunuyor .
Birleşmiş Milletler büyükelçisi Zalmay Khalilzad, ve eşi.Dışişleri müsteşarı Paula Dobriansky, ve Uri Lubrani,İran uzmanı ve İsrail başbakanının özel danışmanı Ehud Olmert ve adları açıklanmayan 30 ‘a yakın uzmanın katılacağı büyük bir toplantı bu.

Bush ‘u destekleyen ‘Yeni Muhafazakarlar (Neo-conservatives)’ adlı ideolojik baskı grubunun İran konusunda askeri bir çözümden yana olduğu biliniyor . Bunun ötesinde askeri operasyondan yana olan hükümete yakın çevrelerden örnekler de var . Araştırmacı yazar Norman Podhoretz ‘in Haziran 2007 ‘de yayınladığı bir yazısının başlığı “İran bombalanırsa “, ABD Birleşmiş Milletler büyükelçisi John Bolton ‘ın geçen ay Fox News ‘ e verdiği demeç son derece açık bir dille İran ‘daki rejimin değiştirilmesi gerektiği ve gerekirse bu konuda askeri operasyonların da yapılmasının gerekebileceğini vurgulaması son derece dikkat çekici .

Savaş bulutlarının toplandığını gösteren başka kanıtlar da var . İran körfezine bu hafta içinde yollanan 17,000 deniz piyadesini taşıyan gemiler ve onları destekleyen denizaltılar ve kruvazörlerden oluşan donanma da yeterince açık bir mesaj veriyor . Bunlara ilave olarak U.S:S John C Stennis ,U.S.S Nimitz ,U.S.S Bonhomme Richard adlı uçak gemileri bölgede ciddi bir askeri vurucu güç toplandığının kanıtı olarak karşımızda duruyor . Bu dünyanın en modern donanımına ve silahlarına sahip askeri gücün havada uçan sineğin kanat seslerini bile duyacak kapasitede olduğunu söylemeye de gerek olduğunu sanmıyorum .

Washington belkide konferans öncesi göz dağı vermek amacıyla bu gösteriyi yapıyor . İran ‘ın bu tehdide nasıl bir reaksiyon göstereceğini ölçmeye çalışıyor . Öte yandan Başkan Bush ‘un CIA ‘ya İran ‘da bazı askeri olmayan operasyonlar yapma konusunda yetki verdiği de ABC News ‘de açıklandıktan sonra Bush yönetiminin İran konusunda ne kadar ciddi ve kararlı olduğu ortaya çıkmaktadır .
Bütün bu gerilimin ortasında Bağdat toplantısının altında ne gibi bir amacın olduğu konusunda net bir şey söylemek güç .

İran ‘ın başmüzakerecilerinden Ali Larijani ‘nin toplantının amacıyla ilgili söyledikleri İran ‘ın gerilimden yana olmadığını gösteriyor . Ne söylenirse söylensin bu toplantı her iki taraf için de gecikmiş bir diplomatik ihtiyacın sonucudur . Toplantıda hiç bir sonuç çıkmayacağını konusunda hemen hemen tüm yorumcular hemfikir .Öte yandan ABD ‘nin yeni Irak ekibi General David Petraeus ve Büyükelçi Ryan Crocker, böylesine diyalog arayan bir başlangıçla bölgedeki ülkelere farklı bir mesaj vermek istemektedirler.

Ya toplantı masasında bizim gündemimiz , ya da uçak gemileri .

Gündem

GÜNDEMİ DEĞİŞTİRMEYE ÇALIŞANLAR ELBET OLACAKTIR

TÜRK ENTELİGENZİYASI

Dünya basınının Türkiye’ye olan ilgisi artarak sürüyor . Her geçen gün dünya medyasının önde gelen kuruluşlarında araştırmacı yazar ve yorumcuların kapsamlı yazıları yer alıyor . Bu ilgi içinde yaşadığımız coğrafyanın ve siyasi sürecin ne denli hassas dengelerle çevrili olduğunun başka bir kanıtı.Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genelseçimler süreci , siyasi kutuplaşmalar , büyük kentlerde düzenlenen mitingler ilgi çektiği kadar TSK ‘in internet sitesinde yer alan muhtırası ,Hrant Dink cinayeti ve sorumlularının devletle bağlantısı da göz önünde. .


THE OBSERVER

Andrew Anthony yazısında da Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve kültürel atmosferi yorumluyor.Geçtiğimiz hafta İstanbul ‘da bulunan yazar , Türk aydınlarının tartışmaktan korktuğunu , düşüncelerini açıkça söylemekten kaçındıklarını gözlemlediği oldukça eleştirel yazısında ilginç sorunlara değiniyor .
Avrupa ve Asya arasında stratejik ve sembolik bir köprü oluşturan Türkiye ‘nin , içinde yaşadığı gerilimlerin arttığını ve tehlikeli boyutlara vardığını, modernitenin gelenekselcilikle , İslamcıların Laiklerle,demokratların da anti demokratik güçlerle şiddetle hesaplaştığı bir sürecin yaşandığını ve bu mücadelenin sonuçlarının Batı üzerinde ciddi dalgalanmalar getirebileceğinden söz ediyor.


“MODERN TÜRKİYE RUHU ”

“Orhan Pamuk İstanbul adlı kitabında kenti kaplayan bir hüzünden söz ediyor . Nobel ödüllü yazar , Osmanlı İmparatorluğu başkentinin , o şaşalı günlerinden geri kalan muhteşem binaları arasında dolaşırken , fakirleşen bu kentin bir daha asla eski zengin ve mutlu günlerine dönemeyeceğini düşünerek hüzünleniyor.. İstanbul Boğaziçi Üniversitesi ‘nde küçük ve sade bir törenle ‘ Fahri Doktora ‘ alan Orhan Pamuk ‘un kep giyme töreninden sonra verilen kokteylde İstanbul ‘un elit entellektüelleri ülkenin içinde bulunduğu durumu bir aydın , bir entelektüel gibi değil de bir savcının seçebileceği kelimelerle konuşmaya çalışıyorlardı..

-Askeri Darbe olur mu , olmaz mı ?
-Türkiye’nin İslam’a kayma tehlikesi var mı , yok mu ?
-Türkiye ‘ AB ‘ye girecek mi , girmeyecek mi ?


Bu tartışmaları yapan entellektüellerin neden korkuğunu anlamak zor değil . Hrant Dink cinayeti ve cinayetin arkasında olanlar tartışmalara ayrı bir korku katıyor . Türk entelektüellerinin her yerde gerektiği gibi cesaretle sözlerini savunmak yerine , sokakdaki normal insanlar gibi kelimeleri bir avukat titizliğiyle seçmelerinin mutlaka bir nedeni olmalıydı. “
“Abdullah Gül ‘ün adaylığı bir çok Türk aydınını rahatsız etmiş görünüyor. Oysa AKP ülkenin şimdiye kadar hiçbir hükümetinin gerçekleştiremediği özgürlükleri ve ekonomik refahı halka vermesiyle anılması gereken başarılı bir hükümet .Bu liberal tavırlarıyla AB ‘ne ülkeyi üye yapabilmek için çalışan hükümete aydınların bu tepkiyi vermesi çok anlamlı. .”
“Laiklik Türkiye ‘de demokratik olmaktan çok milliyetci bir kavram olarak anlaşılıyor.1938 yılında Atatürk ‘ün ölümünden sonra ülkede aydın bürokratların geliştirdiği Kemalist söylemler ,toplumun bazı kesimlerinde farklı algılanmaya başlamış. Örneğin başörtüsü resmi dairelerde ve üniversitelerde yasaklanmış.Her yere Atatürk büstleri ve posterleri yerleştirilmiş. Özel bayramlar ve günler ilan edilmiş .Kemalist ideoloji Atatürk ‘ü yarı peygamber gibi lanse etmek istemiş. Türk ordusu da bu mirası , yaratılan Atatürk imajını korumayı bir görev addediyor.”
Yazar Türk ordusunun demokrasiye defalarca müdahele ettiğinden söz ediyor . Bunların en komiğinin de Erbakan hükümeti döneminde yapılan ‘Postmodern Darbe ‘ olduğunu söylüyor . Sincan’da İran elçisinin yaptığı konuşmayı , yürüyen tankları anlatıyor. Özetle yazar , demokratik bir geleneğin Türkiye ‘de yerleşmediğini ordunun müdahaleci davranışının cumhuriyete zarar verdiğini düşünüyor. Orhan Pamuk ‘un ödül törenine katılan entellektüellerin Türkiye’nin gerçekleri karşısında kararsız kaldığını düşünüyor . Faruk Birtek , Oral Çalışlar ve diğer katılımcılarla yaptığı konuşmalardan söz ediyor. Mitinge daha çok kadınların ilgi gösterdiğini ,katılanların aslında demokrasiyi değil de bir korkuyu protesto ettiklerini düşünüyor .
Yazar Samim Uygun ‘la da bir görüşme yapıyor .Bu görüşmeden çıkardığı sonuçlar da oldukça ilginç : Eski Galatasaray futbolcusu Samim ‘in ,emekli subayların ,işadamlarının ve siyasetcilerin üye olduğu ‘Güven Hareketi ‘ içinde olduğunu ve ordunun cumhuriyetin tek teminatı olduğunu düşündüğünü söylüyor . Milliyetci görüşün detaylarına, derin devlet tartışmalarına ve komplo teorilerine değiniyor.Samim uygun ‘un Orhan Pamuk ‘un kitaplarını kimsenin okuyamadığını, onun Amerikadaki Yahudi Lobisi için çalıştığını ve Türkiye üzerine oynanan oyunların içinde olduğunu düşündüğünü söylüyor .
Andrew Antony , oldukça kapsamlı ve uzun yazısında batılı bir gazeteci gözüyle duyduklarını ve gözlemlerini paylaşıyor . Boğaziçi Üniversitesi törenine katılan öğretim görevlisi,edebiyatcı ve entellektüellerin görüşlerinden , gazeteci ve sivil toplum örgütü üyelerine kadar herkesin Türkiye ‘nin içinde bulunduğu durumu nasıl gördüğünü aktarıyor . İçinde yaşadığımız günleri bir batılı gazetecinin nasıl gördüğünün kapsamlı bir örneği .

GUARDIAN

İKİ YÜZLÜ AVRUPA



Batı basınının Türkiye’ye çok yoğun ilgisi sürüyor. Peter Preston, ”Türkiye AB ‘ye alınmalı ” yorumunda özetle şöyle söylüyor :
“22 Temmuz seçimlerinden sonra AKP ‘nin iktidara gelmesinin beklendiğini düşünüyorum. AKP, iktidara gelirse geçmişteki ekonomik başarılarını devam ettireceğine inanılıyor . Ancak AB olmazsa, değişim için bir zorlama, bir yön ve bir itici güç de olmayacak. Türkiye kritik bir yol ayırımında .Bu yollar ülkeyi Tahran’daki ya da Bağdat’daki , kargaşalara da çıkarabilir..”
Preston burada Tahran derken AKP ‘nin ülkeyi İslami rejime kaydırmaya çalışmasını, Bağdat derken de Irak ‘ın bugün içinde bulunduğu durumu anlatmaya çalışıyor . AB’yle bütünleşme sürecinin modern Türkiye için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor .
” Modern kimliği için mücadele eden bir Türkiye var. Ama , öbür tarafta da iki yüzlü bir Avrupa var. Sözünü tutmayan; yapması gerekeni ve çıkarlarının gereğini yerine getirmemenin suçluluğu içinde bir Avrupa.”

TÜRK ENTELİGENZİYASI

Dünya basınının Türkiye’ye olan ilgisi artarak sürüyor . Her geçen gün dünya medyasının önde gelen kuruluşlarında araştırmacı yazar ve yorumcuların kapsamlı yazıları yer alıyor . Bu ilgi içinde yaşadığımız coğrafyanın ve siyasi sürecin ne denli hassas dengelerle çevrili olduğunun başka bir kanıtı.Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genelseçimler süreci , siyasi kutuplaşmalar , büyük kentlerde düzenlenen mitingler ilgi çektiği kadar TSK ‘in internet sitesinde yer alan muhtırası ,Hrant Dink cinayeti ve sorumlularının devletle bağlantısı da göz önünde. .


THE OBSERVER

Andrew Anthony yazısında da Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve kültürel atmosferi yorumluyor.Geçtiğimiz hafta İstanbul ‘da bulunan yazar , Türk aydınlarının tartışmaktan korktuğunu , düşüncelerini açıkça söylemekten kaçındıklarını gözlemlediği oldukça eleştirel yazısında ilginç sorunlara değiniyor .
Avrupa ve Asya arasında stratejik ve sembolik bir köprü oluşturan Türkiye ‘nin , içinde yaşadığı gerilimlerin arttığını ve tehlikeli boyutlara vardığını, modernitenin gelenekselcilikle , İslamcıların Laiklerle,demokratların da anti demokratik güçlerle şiddetle hesaplaştığı bir sürecin yaşandığını ve bu mücadelenin sonuçlarının Batı üzerinde ciddi dalgalanmalar getirebileceğinden söz ediyor.


“MODERN TÜRKİYE RUHU ”

“Orhan Pamuk İstanbul adlı kitabında kenti kaplayan bir hüzünden söz ediyor . Nobel ödüllü yazar , Osmanlı İmparatorluğu başkentinin , o şaşalı günlerinden geri kalan muhteşem binaları arasında dolaşırken , fakirleşen bu kentin bir daha asla eski zengin ve mutlu günlerine dönemeyeceğini düşünerek hüzünleniyor.. İstanbul Boğaziçi Üniversitesi ‘nde küçük ve sade bir törenle ‘ Fahri Doktora ‘ alan Orhan Pamuk ‘un kep giyme töreninden sonra verilen kokteylde İstanbul ‘un elit entellektüelleri ülkenin içinde bulunduğu durumu bir aydın , bir entelektüel gibi değil de bir savcının seçebileceği kelimelerle konuşmaya çalışıyorlardı..

-Askeri Darbe olur mu , olmaz mı ?
-Türkiye’nin İslam’a kayma tehlikesi var mı , yok mu ?
-Türkiye ‘ AB ‘ye girecek mi , girmeyecek mi ?

Bu tartışmaları yapan entellektüellerin neden korkuğunu anlamak zor değil . Hrant Dink cinayeti ve cinayetin arkasında olanlar tartışmalara ayrı bir korku katıyor . Türk entelektüellerinin her yerde gerektiği gibi cesaretle sözlerini savunmak yerine , sokakdaki normal insanlar gibi kelimeleri bir avukat titizliğiyle seçmelerinin mutlaka bir nedeni olmalıydı. “
“Abdullah Gül ‘ün adaylığı bir çok Türk aydınını rahatsız etmiş görünüyor. Oysa AKP ülkenin şimdiye kadar hiçbir hükümetinin gerçekleştiremediği özgürlükleri ve ekonomik refahı halka vermesiyle anılması gereken başarılı bir hükümet .Bu liberal tavırlarıyla AB ‘ne ülkeyi üye yapabilmek için çalışan hükümete aydınların bu tepkiyi vermesi çok anlamlı. .”
“Laiklik Türkiye ‘de demokratik olmaktan çok milliyetci bir kavram olarak anlaşılıyor.1938 yılında Atatürk ‘ün ölümünden sonra ülkede aydın bürokratların geliştirdiği Kemalist söylemler ,toplumun bazı kesimlerinde farklı algılanmaya başlamış. Örneğin başörtüsü resmi dairelerde ve üniversitelerde yasaklanmış.Her yere Atatürk büstleri ve posterleri yerleştirilmiş. Özel bayramlar ve günler ilan edilmiş .Kemalist ideoloji Atatürk ‘ü yarı peygamber gibi lanse etmek istemiş. Türk ordusu da bu mirası , yaratılan Atatürk imajını korumayı bir görev addediyor.”
Yazar Türk ordusunun demokrasiye defalarca müdahele ettiğinden söz ediyor . Bunların en komiğinin de Erbakan hükümeti döneminde yapılan ‘Postmodern Darbe ‘ olduğunu söylüyor . Sincan’da İran elçisinin yaptığı konuşmayı , yürüyen tankları anlatıyor. Özetle yazar , demokratik bir geleneğin Türkiye ‘de yerleşmediğini ordunun müdahaleci davranışının cumhuriyete zarar verdiğini düşünüyor. Orhan Pamuk ‘un ödül törenine katılan entellektüellerin Türkiye’nin gerçekleri karşısında kararsız kaldığını düşünüyor . Faruk Birtek , Oral Çalışlar ve diğer katılımcılarla yaptığı konuşmalardan söz ediyor. Mitinge daha çok kadınların ilgi gösterdiğini ,katılanların aslında demokrasiyi değil de bir korkuyu protesto ettiklerini düşünüyor .
Yazar Samim Uygun ‘la da bir görüşme yapıyor .Bu görüşmeden çıkardığı sonuçlar da oldukça ilginç : Eski Galatasaray futbolcusu Samim ‘in ,emekli subayların ,işadamlarının ve siyasetcilerin üye olduğu ‘Güven Hareketi ‘ içinde olduğunu ve ordunun cumhuriyetin tek teminatı olduğunu düşündüğünü söylüyor . Milliyetci görüşün detaylarına, derin devlet tartışmalarına ve komplo teorilerine değiniyor.Samim uygun ‘un Orhan Pamuk ‘un kitaplarını kimsenin okuyamadığını, onun Amerikadaki Yahudi Lobisi için çalıştığını ve Türkiye üzerine oynanan oyunların içinde olduğunu düşündüğünü söylüyor .
Andrew Antony , oldukça kapsamlı ve uzun yazısında batılı bir gazeteci gözüyle duyduklarını ve gözlemlerini paylaşıyor . Boğaziçi Üniversitesi törenine katılan öğretim görevlisi,edebiyatcı ve entellektüellerin görüşlerinden , gazeteci ve sivil toplum örgütü üyelerine kadar herkesin Türkiye ‘nin içinde bulunduğu durumu nasıl gördüğünü aktarıyor . İçinde yaşadığımız günleri bir batılı gazetecinin nasıl gördüğünün kapsamlı bir örneği .

GUARDIAN

İKİ YÜZLÜ AVRUPA



Batı basınının Türkiye’ye çok yoğun ilgisi sürüyor. Peter Preston, ”Türkiye AB ‘ye alınmalı ” yorumunda özetle şöyle söylüyor :
“22 Temmuz seçimlerinden sonra AKP ‘nin iktidara gelmesinin beklendiğini düşünüyorum. AKP, iktidara gelirse geçmişteki ekonomik başarılarını devam ettireceğine inanılıyor . Ancak AB olmazsa, değişim için bir zorlama, bir yön ve bir itici güç de olmayacak. Türkiye kritik bir yol ayırımında .Bu yollar ülkeyi Tahran’daki ya da Bağdat’daki , kargaşalara da çıkarabilir..”
Preston burada Tahran derken AKP ‘nin ülkeyi İslami rejime kaydırmaya çalışmasını, Bağdat derken de Irak ‘ın bugün içinde bulunduğu durumu anlatmaya çalışıyor . AB’yle bütünleşme sürecinin modern Türkiye için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor .
” Modern kimliği için mücadele eden bir Türkiye var. Ama , öbür tarafta da iki yüzlü bir Avrupa var. Sözünü tutmayan; yapması gerekeni ve çıkarlarının gereğini yerine getirmemenin suçluluğu içinde bir Avrupa.”

Anneler Günü

Şeriat Toplumlarında kadın hakları

Şeriatla yönetilen ülkelerde kadınlar toplumda nasıl bir hukuk düzeninde yaşıyorlar ? (1)

Bir an Türkiye ‘de değil de ‘şeriat’la yönetilen bir ülkede yaşadığınızı düşünün .

Kanunlara göre haklarınız şöyle :

Her türlü motorlu vasıta kullanmanız yasak .
Bisiklete binmeniz yasak .
Yelkenli kullanmanız yasak .
Sokaklarda başınız açık gezmeniz yasak .
Bir topluluk içinde konuşmanız yasak.
Erkeklerin elini sıkmanız yasak .
Kocanız sizi döverse şikayet etmeniz yasak.
Siyasete girmeniz yasak
Derneklere üye olmanız yasak

Kocanızın veya aile büyüğü erkeğin izni olmadan şunları yapamıyorsunuz :

Seyahat etmeniz yasak
Otelde veya kiralık bir evde tek başınıza kalmanız yasak
Çocuğunuza istediğiniz adı vermeniz yasak .
Bir işte çalışmanız yasak .
Çarşafınızın rengini değiştirmeniz yasak .
Orta öğretim , lise veya üniversitede okumanız yasak.
Yüzünüzü göstermeniz yasak..
Kocanızdan boşanmanız yasak.
Sevdiğiniz kişiyle evlenmeniz yasak.
Boşandıktan sonra çocuklarınızı görmeniz yasak..
Sosyal toplantılarda konuşmanız yasak.
Kocasının ikinci bir kadınla evlenmesine itiraz etmesi yasak .

Bu liste uzayıp gidiyor .Bugün genel seçimler öncesinde bu konuya değinmek istememin nedeni , en azından bu yazıyı okuyacak olan türban veya çarşaf takan ve bu örtünme siyasetine sempati duyanların gerçekten ne istediklerinin farkında olup olmadığını sorgulamak .

Atatürk peçeyi sadece kadınlara baskının değil şeriatın da simgesi olarak görmüştü.

Şeriat kanunlarıyla idare edilen ülkelerde bugün Türkiye ‘de artık kanıksanmış bazı özgürlüklerin olmadığını yukarıdaki yasaklar ortaya koyuyor . İslam ve Şeriat kanunlarıyla bugün 1923 yılında tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen eşit haklar taban tabana çelişmektedir . Bu çelişki 84 yıl önce de vardı şimdi de var . Bugün 1990 yılları sonrasında siyasete ‘Türban’ kavramını lanse edenlerin hangi amaçla bunu gerçekleştirmeye çalıştıklarını anlamak çok zor değil.Nitekim bizdeki tartışmalarda serinkanlı bir yaklaşım görmek mümkün değildir . En azından ‘türban’ı siyasi bir görüşün temeline oturtanlarla yapılan tartışmalarda kadının toplumdaki yeri , civar ülkelerden örnekler gibi somut konuları gündeme taşıma fırsatı çıkmamaktadır . Türbanlı ve türbansız kutuplar bir kör döğüşünde gerginlik yaratmaya devam etmektedirler. Niteki kamusal alanda yasak olan türban, AKP iktidarı temsilcileri tarafından nedense bir tür inatla gerginlik ya da belirli çevrelere mesaj malzemesi olarak kullanılmaktadır .
Öte yandan batılı bazı gözlemciler bu tartışmalara bakarak Türk kadınının öteki müslüman ülkelerin çoğunda bulunmayan haklardan yararlanabiliyor olduğunu görmektedirler .. Bu hakların temelinde Cumhuriyetin kurucusu Kemal Atatürk’ün 1934 yılında kadınlara oy hakkı tanıması, peçeyi kaldırması, kadın eğitimine ve çalışmasına önem vermesinin olduğunu söylüyorlar..Nitekim Kenneth Roth’un başkanı olduğu İnsan Hakları Gözlem Örgütü Türkiye’deki başörtüsü meselesiyle ilgili bir rapor yayınlamaya hazırlanıyor.

AKP iktidarının yarattığı korku tüneli kadınları harekete geçirmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 43. kuruluş yıldönümü nedeniyle Yüksek Mahkeme’de düzenlenen törende konuşan Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Anayasa’daki laik düzenlemeler kaldığı sürece, türbanın kamu kurumlarına girmesini sağlayacak tüm yasal düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olacağını söylüyordu.Bumin’in “Anayasa değişse bile türban serbest bırakılamaz” demesine TBMM Başkanı Bülent Arınç, “Anayasa değişse bile türban serbest bırakılamaz” diyen Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’e “Bu Anayasa Mahkemesi’ni ben, Meclis’in yapabileceği bir Anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim. Bugün AB ülkelerinin hiç birinde Anayasa Mahkemesi benzeri bir kurum yok” diye yanıt vermiştir..İşte bu gerginleşen tartışmalar sonucunda insanlar miting alanlarına koşmuşlardır . Ankara Tandoğan , İstanbul çağlayan mitinglerinde dile getirilen ,verilmek istenen mesajlar nelerdir ?

  • Laik bir cumhurbaşkanı istiyoruz .
    AKP ‘ ye güvenmiyoruz..
    Çağdaş batılı bir demokraside yaşamak istiyoruz .
    Kadınların eşitliği demokratik haklarının korunması konusunda hassasız
    .

Bütün bu mesajları veren ve mitinglere katılan kişilerin toplumun okumuş yazmış,çağdaş ve Atatürk’cü düşünceye sahip orta sınıfı olduğunu söyleyebiliriz. Bu meydanlarda toplananlar genel olarak Türkiye Cumhuriyeti anayasının değiştirilmemesini isteyen demokrat seçmenlerdir . Bu seçmenlerin haklarını savunmakla yükümlü olam meclis içi muhalefeti CHP ‘nin bu görevini ne kadar iyi yaptığı konusunda değişik görüşler de ortaya atılmaktadır .

Bir takım çevrelerin ve yaşadıkları ortamın gereği başlarında türbanla, ya da çarşafla gezen bayanların eğer korkulan senaryo gerçekleşirse ,bir sonraki aşamada yukarıdaki yasaklarla karşılaştıklarında ne yapacaklar ? Bu korku senaryosunun gerçek olmadığı konusunda sayın başbakanın ve AKP yöneticilerinin yeterince ikna edici açıklamalar yaptıklarını da söylemek güçtür .Sayın Meclis Başkanımız Bülent Arınç ‘ın ve sayın başbakanımızın bu konudaki demeçleri korkuları ortadan kaldırmamış , aksine artırmıştır .
Yaklaşan İzmir mitinginin öncesinde sokaklara çıkan demokrat seçmenleri hangi siyasi oluşumun kucaklayacağı da merak konusudur .

Aynı zamanda ‘Anneler Günü’ de olan 13 Mayıs’ta düzenlenecek ‘Cumhuriyete Sahip Çık’ mitingine, genel olarak kadın sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi çok anlamlıdır . İzmir Kadın Kuruluşları Birliği, Ege Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi, İzmir Barosu, ESTOB, Anneler Derneği İzmir Şubesi, ÇYDD, Ege Öğretim Elemanları Derneği, İzmir Tabip Odası, 19 Mayıs Samsunlular Derneği ve Zonguldak Karaelmas Derneği’nden oluşan tertip komitesine, sonradan katılma kararı alan 70 ‘in üzerinde sivil toplum kuruluşunun katılacağı da bildiriliyor .

Ege Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi sorumlusu Prof. Dr. Nurselen Toygar, mitinge İzmir’deki yaklaşık 70 kurum ve kuruluşun yanı sıra, Ege Bölgesi’ndeki 12 eczacı odası ile CHP, DSP, GP ve İP’nin de destek verdiğini belirtti. Özellikle KKTC’den de büyük katılım beklediklerini dile getiren Toygar şöyle söylüyor :
“Az sayıda ama anlamlı pankartlar açılmasına karar verildi. Miting alanında sadece Türk bayrağı ve Atatürk resimleri olacak. Mitinge kadar herkesin evine, işyerine bayrak asması çağrısında bulunuyoruz. Tüm İzmir kırmızıya boyansın. İzmir’e yakışan bir miting olacağına inanıyoruz”

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile DSP Genel Başkanı Zeki Sezer’in de bütünleşme kararından sonra ilk kez İzmir’deki mitingde halkın karşısına birlikte çıkıp el sıkışacağı da söylentiler arasında yer alıyor .Bu oluşumu kucaklamaya çalışan CHP acaba başarılı olacak mı yoksa tepki mi çekecek ? Bunu Pazar günü göreceğiz .

Anneler Gününüz kutlu olsun .

(1) Bu yasaklarla ilgili bilgi Asia News Ajansının , Suud’lu Gazeteci Hasna Al-Quna’nın Al-Riyadh Daily reportajından alınmıştır .

Anneler Günü

Şeriat Toplumlarında kadın hakları

Şeriatla yönetilen ülkelerde kadınlar toplumda nasıl bir hukuk düzeninde yaşıyorlar ? (1)

Bir an Türkiye ‘de değil de ‘şeriat’la yönetilen bir ülkede yaşadığınızı düşünün .

Kanunlara göre haklarınız şöyle :

Her türlü motorlu vasıta kullanmanız yasak .
Bisiklete binmeniz yasak .
Yelkenli kullanmanız yasak .
Sokaklarda başınız açık gezmeniz yasak .
Bir topluluk içinde konuşmanız yasak.
Erkeklerin elini sıkmanız yasak .
Kocanız sizi döverse şikayet etmeniz yasak.
Siyasete girmeniz yasak
Derneklere üye olmanız yasak

Kocanızın veya aile büyüğü erkeğin izni olmadan şunları yapamıyorsunuz :

Seyahat etmeniz yasak
Otelde veya kiralık bir evde tek başınıza kalmanız yasak
Çocuğunuza istediğiniz adı vermeniz yasak .
Bir işte çalışmanız yasak .
Çarşafınızın rengini değiştirmeniz yasak .
Orta öğretim , lise veya üniversitede okumanız yasak.
Yüzünüzü göstermeniz yasak..
Kocanızdan boşanmanız yasak.
Sevdiğiniz kişiyle evlenmeniz yasak.
Boşandıktan sonra çocuklarınızı görmeniz yasak..
Sosyal toplantılarda konuşmanız yasak.
Kocasının ikinci bir kadınla evlenmesine itiraz etmesi yasak .

Bu liste uzayıp gidiyor .Bugün genel seçimler öncesinde bu konuya değinmek istememin nedeni , en azından bu yazıyı okuyacak olan türban veya çarşaf takan ve bu örtünme siyasetine sempati duyanların gerçekten ne istediklerinin farkında olup olmadığını sorgulamak .

Atatürk peçeyi sadece kadınlara baskının değil şeriatın da simgesi olarak görmüştü.

Şeriat kanunlarıyla idare edilen ülkelerde bugün Türkiye ‘de artık kanıksanmış bazı özgürlüklerin olmadığını yukarıdaki yasaklar ortaya koyuyor . İslam ve Şeriat kanunlarıyla bugün 1923 yılında tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen eşit haklar taban tabana çelişmektedir . Bu çelişki 84 yıl önce de vardı şimdi de var . Bugün 1990 yılları sonrasında siyasete ‘Türban’ kavramını lanse edenlerin hangi amaçla bunu gerçekleştirmeye çalıştıklarını anlamak çok zor değil.Nitekim bizdeki tartışmalarda serinkanlı bir yaklaşım görmek mümkün değildir . En azından ‘türban’ı siyasi bir görüşün temeline oturtanlarla yapılan tartışmalarda kadının toplumdaki yeri , civar ülkelerden örnekler gibi somut konuları gündeme taşıma fırsatı çıkmamaktadır . Türbanlı ve türbansız kutuplar bir kör döğüşünde gerginlik yaratmaya devam etmektedirler. Niteki kamusal alanda yasak olan türban, AKP iktidarı temsilcileri tarafından nedense bir tür inatla gerginlik ya da belirli çevrelere mesaj malzemesi olarak kullanılmaktadır .
Öte yandan batılı bazı gözlemciler bu tartışmalara bakarak Türk kadınının öteki müslüman ülkelerin çoğunda bulunmayan haklardan yararlanabiliyor olduğunu görmektedirler .. Bu hakların temelinde Cumhuriyetin kurucusu Kemal Atatürk’ün 1934 yılında kadınlara oy hakkı tanıması, peçeyi kaldırması, kadın eğitimine ve çalışmasına önem vermesinin olduğunu söylüyorlar..Nitekim Kenneth Roth’un başkanı olduğu İnsan Hakları Gözlem Örgütü Türkiye’deki başörtüsü meselesiyle ilgili bir rapor yayınlamaya hazırlanıyor.

AKP iktidarının yarattığı korku tüneli kadınları harekete geçirmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 43. kuruluş yıldönümü nedeniyle Yüksek Mahkeme’de düzenlenen törende konuşan Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Anayasa’daki laik düzenlemeler kaldığı sürece, türbanın kamu kurumlarına girmesini sağlayacak tüm yasal düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olacağını söylüyordu.Bumin’in “Anayasa değişse bile türban serbest bırakılamaz” demesine TBMM Başkanı Bülent Arınç, “Anayasa değişse bile türban serbest bırakılamaz” diyen Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’e “Bu Anayasa Mahkemesi’ni ben, Meclis’in yapabileceği bir Anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim. Bugün AB ülkelerinin hiç birinde Anayasa Mahkemesi benzeri bir kurum yok” diye yanıt vermiştir..İşte bu gerginleşen tartışmalar sonucunda insanlar miting alanlarına koşmuşlardır . Ankara Tandoğan , İstanbul çağlayan mitinglerinde dile getirilen ,verilmek istenen mesajlar nelerdir ?

  • Laik bir cumhurbaşkanı istiyoruz .
    AKP ‘ ye güvenmiyoruz..
    Çağdaş batılı bir demokraside yaşamak istiyoruz .
    Kadınların eşitliği demokratik haklarının korunması konusunda hassasız
    .

Bütün bu mesajları veren ve mitinglere katılan kişilerin toplumun okumuş yazmış,çağdaş ve Atatürk’cü düşünceye sahip orta sınıfı olduğunu söyleyebiliriz. Bu meydanlarda toplananlar genel olarak Türkiye Cumhuriyeti anayasının değiştirilmemesini isteyen demokrat seçmenlerdir . Bu seçmenlerin haklarını savunmakla yükümlü olam meclis içi muhalefeti CHP ‘nin bu görevini ne kadar iyi yaptığı konusunda değişik görüşler de ortaya atılmaktadır .

Bir takım çevrelerin ve yaşadıkları ortamın gereği başlarında türbanla, ya da çarşafla gezen bayanların eğer korkulan senaryo gerçekleşirse ,bir sonraki aşamada yukarıdaki yasaklarla karşılaştıklarında ne yapacaklar ? Bu korku senaryosunun gerçek olmadığı konusunda sayın başbakanın ve AKP yöneticilerinin yeterince ikna edici açıklamalar yaptıklarını da söylemek güçtür .Sayın Meclis Başkanımız Bülent Arınç ‘ın ve sayın başbakanımızın bu konudaki demeçleri korkuları ortadan kaldırmamış , aksine artırmıştır .
Yaklaşan İzmir mitinginin öncesinde sokaklara çıkan demokrat seçmenleri hangi siyasi oluşumun kucaklayacağı da merak konusudur .

Aynı zamanda ‘Anneler Günü’ de olan 13 Mayıs’ta düzenlenecek ‘Cumhuriyete Sahip Çık’ mitingine, genel olarak kadın sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi çok anlamlıdır . İzmir Kadın Kuruluşları Birliği, Ege Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi, İzmir Barosu, ESTOB, Anneler Derneği İzmir Şubesi, ÇYDD, Ege Öğretim Elemanları Derneği, İzmir Tabip Odası, 19 Mayıs Samsunlular Derneği ve Zonguldak Karaelmas Derneği’nden oluşan tertip komitesine, sonradan katılma kararı alan 70 ‘in üzerinde sivil toplum kuruluşunun katılacağı da bildiriliyor .

Ege Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi sorumlusu Prof. Dr. Nurselen Toygar, mitinge İzmir’deki yaklaşık 70 kurum ve kuruluşun yanı sıra, Ege Bölgesi’ndeki 12 eczacı odası ile CHP, DSP, GP ve İP’nin de destek verdiğini belirtti. Özellikle KKTC’den de büyük katılım beklediklerini dile getiren Toygar şöyle söylüyor :
“Az sayıda ama anlamlı pankartlar açılmasına karar verildi. Miting alanında sadece Türk bayrağı ve Atatürk resimleri olacak. Mitinge kadar herkesin evine, işyerine bayrak asması çağrısında bulunuyoruz. Tüm İzmir kırmızıya boyansın. İzmir’e yakışan bir miting olacağına inanıyoruz”

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile DSP Genel Başkanı Zeki Sezer’in de bütünleşme kararından sonra ilk kez İzmir’deki mitingde halkın karşısına birlikte çıkıp el sıkışacağı da söylentiler arasında yer alıyor .Bu oluşumu kucaklamaya çalışan CHP acaba başarılı olacak mı yoksa tepki mi çekecek ? Bunu Pazar günü göreceğiz .

Anneler Gününüz kutlu olsun .

(1) Bu yasaklarla ilgili bilgi Asia News Ajansının , Suud’lu Gazeteci Hasna Al-Quna’nın Al-Riyadh Daily rep
ortajından alınmıştır .

ABD IRAK’DAN ÇEKİLİRSE …

ABD Irak’dan çekilirse ne olur ?


ABD Yönünden Bakış:

Artık ABD ‘nin Irak ‘dan çekilme ihtimali açıkça medyada tartışılıyor. USA Today gazetesinin yaptığı kamu oyu araştırması ilginç sonuçlar ortaya koyuyor . Kamu oyunun yüzde 75 ‘i Bush hükümetinin Irak politikasını yanlış buluyormuş. Irak ‘da ABD askerlerinin başarısız olduğunu düşünüyorlarmış. Nitekim Demokratlar Bush yönetiminin ek ödenek talebini de Irak ‘dan 2008 yılının sonbaharında kesin çekilme sözüne bağlamak istemişler. Demokratlar bu konudaki kamu oyunun artık yönetimden yana olmadığını biliyorlar.
Bush yönetimi Irak ‘dan çekildikleri taktirde bazı istenmeyen sonuçların doğacağını ve bölgede büyük dalgalanmalar meydana geleceği tezini ileri sürüyorlar . Muhtemel çekilme senaryosunun yaratacağı sonuçları şöyle sıralıyorlar :

  1. Bölgede bir iç savaş çıkacağı ve Irak ‘ın bölüneceği.
  2. Zayıflayan ve bölünen Irak ‘da İran ve Suriye ‘nin etkinliğini artıracağını ,
  3. Irak ‘a komşu ülkelerde göç dalgaları oluşacağı , bu karmaşanın da terörist güçlerin rahatlamasına neden olacağı ,
  4. Bölgeye barış getireceğini vad eden ABD ‘nin prestij yitireceği.

USA TODAY kamu oyu yoklamalarında çıkan sonuçlar şöyle :

Amerikalıların çoğu çekilme olsa da olmasa da Irak ‘da işlerin kötüye gideceğine inanıyor .
Eğer ABD askerleri Irak ‘dan çekilirse :

• İç savaş çıkacağına inananların oranı yüzde 68
• El Kaida ‘nın Irak ‘ı üs olarak kullanacağına inananlar yüzde 66
• ABD ‘ye yeni terörist saldırıların olacağına inananların oranı ise yüzde 55

Eğer ABD askerleri Irak ‘da kalırsa :

• İç savaş çıkacağına inananların oranı yüzde 47
• El Kaida ‘nın Irak ‘ı üs olarak kullanacağına inananlar yüzde 47
• ABD ‘ye yeni terörist saldırıların olacağına inananların oranı ise yüzde 51
• Bush yönetiminin tezini kabul edenlerin oranı yüzde 22 ;
• Çekilme olsa da olmasa da bir şeyin değişmeyeceğine inananların oranı yüzde 58 .

Bu araştırma açıkça Bush yönetiminin Irak konusunda halkın , seçmenin desteğini yitirdiğini ortaya koymaktadır . Geçen hafta 124 Milyar dolarlık çekilme şartlı bütceyi veto eden ABD başkanı Bush çok zor durumda kalmıştır . Bu aşamada ne yapılacaktır ? Nasıl bir siyasi çözüm üretilecektir ?

Iraklılar açısından bakış:

Şu anda Irak ‘da görünen her gün yüzlerce kişinin sokaklarda öldürüldüğü , çatışmaların her geçen gün arttığı bir tabloyla karşı karşıyayız .ABD’nin bölgede bulundurduğu büyük güç bu çatışmaları önlemekte yetersiz kalmıştır .Nitekim bölgeden sorumlu ABD ‘li general uygulanan stratejinin değiştirilmesi gerektiğini açıkca ifade etmiştir .
Irak ‘da Siyasal Anlaşmazlıklar nereden kaynaklanıyor ?

Irak’ın yeniden yapılandırılması sürecinde Şiiler, Sünniler,Türkmenler ve Kürtler ayrılıkcı güçler olarak ortaya çıkmıştır.Bu grupların, Irak’ın geleceği konusundaki tutumları zaman içinde değişmiştir. Mevcut durumdaki politikaları ve beklentileri büyük ölçüde farklılıklar içermekte ve ortak bir noktada birleşmeleri için ABD yönetiminin gruplar arasında dengeyi sağlayacak adil bir sistemi yürürlüğe koyması gerekmektedir . .

Sünni-Şii Anlaşmazlığı

Her ne kadar Irak anayasası ve hukuk düzeninden söz edilse de gerçek olan bu coğrafyada işlerin kağıt üzerinde olduğu gibi değil de yıllardan beri kabile , din ve ırk temelinde yürüdüğünün artık anlaşılmış olması gerekir . Irak’ta Baas Sünni rejimin devrilmesi Şii akımının yükselmesine yol açmış, Sünnilerin iktidarının sona erip zayıflamasına ve siyasi sistemden dışlanmasına neden olmuştur.Mevcut durumda siyasi gruplar arasındaki temel farklılık mezhep ayrılıkları olduğu kadar kabile farklılıkları temelinde de kendini göstermiş bir tür toprak paylaşımına dönüşmüştür . Ülkenin bölünmezliği konusu sadece siyasi bir manevra olarak eski Baas rejimi kalıntısı Sünni güçler tarafından savunulmaktadır . .

Gruplar arasındaki başlıca sorun ülkenin idari yapısıdır. Sünniler ülkenin federal sistem yoluyla bölgelere ayrılmasından kaygı duymaktadır. Saddam Hüseyin ‘in kurmuş olduğu Sünni iktidar günlerine dönmeyi isteyenler az değildir . İktidardaki Şiiler ise, iç ayrılıklarına rağmen, ülkenin güneyinde ve orta kısmında Şii yönetiminin kurulmasına çalışmaktadır. Şiilerin bu tutumu, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan ilk dönemlerdeki söylemleriyle çelişmektedir .
Şii Koalisyonunun Başkanı Abdul Aziz El Hekim başkanlığındaki İslami Devrim Yüksek Konseyi (İDYK) ülkenin federatif bölgelere ayrılmasının öncülüğünü yapmaktadır. Ancak Şii koalisyonundaki El Sadr grubu, Fazilet Partisi ve Liberal Şiiler buna karşı çıkmaktadır.
Kürt gruplarının federe bölgelerini desteklemekteki amacı, 1991’den bu yana elde ettikleri kazanımların devamı içindir. El Sadr grubu, nüfuz sağlama ve dinî liderliği üstlenme gibi konularda diğer gruplarla yarış içindedir. 2003’ten sonra Şii gruplar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar, 1991’den sonra Kuzey Irak’taki Kürt grupları arasındaki siyasi rekabete büyük ölçüde benzemektedir. Irak’taki kargaşanın sürmesiyle paralel olarak siyasi anlaşmazlığın devam etmesi, söz konusu gruplar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmak istenmektedir ..

Mezhepsel ve Etnik Çatışmanın Artması

Şubat 2005 Samarra olaylarıyla hızlanan mezhep temelli çatışmalar, hem hükümetin hem de Irak’ın geleceğini belirleyecek temel etkenlerden biridir. Esas konu toprak ve kaynak paylaşımı olması nedeniyle siyasi grupların milis güçleri,mezhep çatışmalarının çıkarılmasından sorumlu tutulmaktadır. Mevcut durumda 20’ye yakın milis güç bulunmaktadır. Sünni gruplar, İran’ı ve Şiilerin milis güçlerini, gerçekleşen olaylardan sorumlu tuttuğu gibi, Şiiler de Sünni milisleri ve Baas’tan kalma güçleri sorumlu tutmaktadır.

Sünniler, Sünni din adamlarının öldürülmesine, Sünnilerin öldürülmesine ya da göç ettirilmesine, Irak-İran Savaşı döneminde Irak ordusuna ait pilotlar dahil olmak üzere önde gelen rütbeli kişilerin öldürülmesine ve Irak’ta Sünni kimliğinin yok edilmesine çalışıldığına ilişkin kanıtlar olduğunu savunmaktadır. Kesin olmayan bilgilere göre bazı aynaklar,işgalden sonra Irak’ta ölenlerin sayısının 655.000’e ulaştığını söylenmektedir. Sünnilere göre, Samarra olaylarından sonra 200’e yakın Sünni din adamı öldürülmüş ve çoğu Bağdat ve Diyala illerinde olmak üzere yaklaşık 300.000 kişi göç etmiştir. İşgalden sonra toplam iç göç oranı 1,5 milyona yükselmiştir.
Dicle Nehri’nin ikiye bölerek Bağdat’ı oluşturan batı yakası ,El Kerh’de ve doğu yakası El Rasafe’de karşılıklı zorunlu göç eylemleri gerçekleşmektedir.Resmî kaynaklar günde ortalama yüz kişinin öldüğünü ifade etmektedir. Bunların çoğu değişik işkencelere maruz kalarak öldürülmektedir.Bu sayının daha fazla olduğu söylenebilir. Çünkü,siyasi gruplara ait silahlı güçlerin kayıpları, sivillerde olduğu gibi sokaklarda bırakılmamaktadır.. Irak’ın orta ve güney bölgelerinde artmakta olan mezhep çatışmaları son dönemde Kerkük başta olmak üzere kuzey bölgelerine de yayılmaktadır.

KÜRT GRUPLAR

Arap –Kürt etnik kimliği çelişkisini uzun yıllar yaşayan Kürtler Saddam hükümetinin Kuzey Irak bölgelerinden çekilmesi, Kürt gruplar için tarihî bir fırsat yaratmıştır. Irak’ın eski rejimi,Kürtlere özerklik tanıyan tek Irak Hükümeti olmasına rağmen, pratikte Kürtler diğer etnik gruplar gibi yoğun bir baskı altında tutulmuştur. Irak rejiminin bu tavrı, Irak’ın bir Arap ülkesi olmasından kaynaklanmıştır.Bu etnik ırkçı politika Kürtlerin bugünkü siyasi davranışlarının temelinde yatmaktadır .

1970’li yılardan bu yana özerklik talep eden Kürtlerin siyasi beklentileri gelişerek, 1990’lı yıllarda yerini federasyona bırakmıştır. Irak savaşı süresince ABD ile işbirliği yapan Kürtler, Irak’ın yeniden yapılandırılması sürecinde belirleyici güçlerden biri haline gelmiştir.Kuzey bölgesinde merkezden bağımsız olmuş,fiilî egemenliklerini devam ettirmiş, kurulan hükümetlerde önemli konumlar kazanmış ve Irak’ın iç ve dış politikasında etkili olmuşlardır.
Nitekim PKK ‘nın Kuzey Irak bölgelerinde konuşlanması ve korunması da ayrı bir çelişki olarak günümüze kadar taşınmıştır .

Bu bağlamda bir ilk olarak Irak cumhurbaşkanlığı Kürtlere geçmiştir.Sünnilerin ilk başlarda siyasi eylemi boykot etmesi Kürtlerin ABD ‘ye daha da yaklaşmalarına ve daha da güçlenmesine yol açmıştır.Ancak Sünnilerin siyasi eyleme katılması Kürtlerle sorunların çıkmasını da başlatmıştır . Sünniler, Kuzey Federe Bölgesine karşı çıkmamasına rağmen,Kürtlerin bölgelerini genişletme isteğine tepki göstermektedir .Kürtlerin ABD ve Şiilerle işbirliği Sünnilerin mevcut politikalarına ters düşmektedir.

Kürtlerin, özellikle Kerkük konusunda attığı adımlar Sünni Araplarla ilişkilerinin gerginleşmesine yol açmıştır. 9 Mayıs 2006’da, Kürdistan DemokratikPartisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin(KYB) Süleymaniye ve Erbil’deki iki yerel yönetimibirleştirerek, Birleşik Kürt Hükümetini ilan etmesi,Kerkük’te güçlenmeleri ve federasyon sisteminin uygulanmasında taviz vermemeleri Sünnilerin sert tepkisine yol açmıştır.

Sünniler ve bazı Şii gruplar,Kürt yerel hükümetlerinin birleşmesini bağımsız devletlerinin ilan edilmesinin nihai adımlarından biri olarak algılamaktadır. Kürtlerin, federal bir Irak’ta yaşamayı gönüllü olarak seçtikleri, ancak kendi akıbetlerini belirleme hakkına sahip olduklarını vurgulamaları da aynı şekilde algılanmaktadır.

Kuzey bölgesinde Irak bayrağının yasaklanması ise Arapların sert tepkisine neden olmuştur.
5 Ekim2006’da Kürtlerin desteğiyle federasyon sisteminin parlamentoda kararlaştırılması başta Sünniler olmak üzere federasyon karşıtı Arapları Kürtlerle karşı karşıya getirmiştir. Kürtlerin, egemen olduğu lbölgelerde tek başına petrol anlaşmaları yapması Irak merkezî hükümetle aralarında sorunların çıkmasına neden olmaktadır.

Nitekim Kürtlerin aralarında da çelişkiler olduğu bilinmektedir . Yeniden yapılanma sürecinde bağımsız bir Kürdistan kurma hayalini taşıyan Barzani ‘nin yaşam öyküsü de çok ilginç.

Barzani’nin Baas rejimi sırasında bölgedeki diğer Kürt örgütlenmesi Kürdistan Yurtsever Birliği ile yaşadığı rekabet çoğu zaman silahlı çatışmalara dönüşmüştür.Bu çelişkiler zamanın Türk siyasetcileri tarafından yakınen bilinmektedir . 1987′de KDP, KYB ve altı parti birleşerek Irak Kürt Cephesi’ni kurduklarında bu sürtüşmeler bir süreliğine rafa kalkmıştır .
Bölgenin liderliği için yapılan seçimler sırasında hem Barzani hem Talabani aday olunca yendien patlak veren gerginlik 1994′te KYB, KDP’yi ortak yönetim merkezi olan Erbil’den sürünce tam bir sıcak savaşa dönüşmüştür.Barzani, Talabani’yi yakalamak için Saddam Hüseyin ‘in Irak ordusundan yardım istemiştir. Talabani ise İran’dan destek almaya çalışmıştır .Bu süreçte Türk yetkililerle de görüşmeler yapıldığı bilinmektedir . Bizim diplomatlarımızın ve askeri yetkililerimizin o yılları anımsayarak ,o zamanki dengeleri aramalarının nedeni budur . Oysa o zamanlar birbirinin kanına susayan bu iki düşman ittifak halindedir . Bu ittifaka PKK ‘yi de dahil etmişlerdir . Sonuç olarak 1998 yılında bölge, partiler arasında ikiye bölündü. Taraflar aynı yılın Ağustos ayında ABD arabuluculuğunda bir anlaşma imzaladılar . O zamandan bu yana da çıkarları doğrultusunda paralel hareket etmeye gayret ediyorlar.
Mesud Barzani şu anda Irak Yönetim Konseyi üyelerinden biri olan Kürdistan bölgesi başbakanı. Sıfatıyla AB davetlisi olarak Kerkük konusunda bir konuşma yapmaktadır . Kürtlerin ana amacı Kerkük bölgesindeki Kürt nüfusu bahane ederek sınırları içine katmaktır . Barzani ‘nin yaklaşık bir yıldır sürdürdüğü siyasi strateji budur .

SONUÇ

ABD ‘nin bölgeden askeri güçlerinin bir bölümünü öümüzdeki yılın sonuna kadar çekerek Doğu Avrupa ,Türkiye ve Balkanlar ‘da Orta Doğu bölgelerinde belirlediği üslere konuşlandıracağına kesin gözüyle bakılmaktadır . Bush yönetimi bunun alt yapısını hazırlayacak , yeni yönetim de bu planı geliştirerek uygulayacaktır . Bu aynı zamanda siyasi bir plandır . Bölgede siyasi istikrarın sağlanması ise yıllar alacakltır . ABD ‘nin Irak konusunda önünde iki seçeneği bulunmaktadır . :

1- Ülkenin iç savaşa sürüklenmemesi için Irak Parlementosunda muhalif gruplar arasında eşit güçler dengesini sağlamak ve ülkenin bölünmezliğini savunmak.

2- Bunlar Irak ‘ın iç işleridir tavrını alarak olacaklara seyirci kalmak .

Bunlardan ABD için en ekonomik olan seyirci kalmak olacaktır . Yeni Demokrat yönetimi Irak’da para harcamak istemeyecektir . Bu da Irak ‘ın önce ikiye sonra da üçe ya da dörde bölünmesine yol açacak olan iç savaşın başlangıcı olacaktır . Böyle bir savaşın çıkması bizim Güney sınırlarımızda çok büyük bir tehdit oluşturacaktır . Bugün genel seçimlere hazırlanan Türkiye ‘nin yeni hükümetinin gündeminde bu konu acil kaydıyla beklemektedir .

ABD IRAK'DAN ÇEKİLİRSE …

ABD Irak’dan çekilirse ne olur ?


ABD Yönünden Bakış:

Artık ABD ‘nin Irak ‘dan çekilme ihtimali açıkça medyada tartışılıyor. USA Today gazetesinin yaptığı kamu oyu araştırması ilginç sonuçlar ortaya koyuyor . Kamu oyunun yüzde 75 ‘i Bush hükümetinin Irak politikasını yanlış buluyormuş. Irak ‘da ABD askerlerinin başarısız olduğunu düşünüyorlarmış. Nitekim Demokratlar Bush yönetiminin ek ödenek talebini de Irak ‘dan 2008 yılının sonbaharında kesin çekilme sözüne bağlamak istemişler. Demokratlar bu konudaki kamu oyunun artık yönetimden yana olmadığını biliyorlar.
Bush yönetimi Irak ‘dan çekildikleri taktirde bazı istenmeyen sonuçların doğacağını ve bölgede büyük dalgalanmalar meydana geleceği tezini ileri sürüyorlar . Muhtemel çekilme senaryosunun yaratacağı sonuçları şöyle sıralıyorlar :

  1. Bölgede bir iç savaş çıkacağı ve Irak ‘ın bölüneceği.
  2. Zayıflayan ve bölünen Irak ‘da İran ve Suriye ‘nin etkinliğini artıracağını ,
  3. Irak ‘a komşu ülkelerde göç dalgaları oluşacağı , bu karmaşanın da terörist güçlerin rahatlamasına neden olacağı ,
  4. Bölgeye barış getireceğini vad eden ABD ‘nin prestij yitireceği.

USA TODAY kamu oyu yoklamalarında çıkan sonuçlar şöyle :

Amerikalıların çoğu çekilme olsa da olmasa da Irak ‘da işlerin kötüye gideceğine inanıyor .
Eğer ABD askerleri Irak ‘dan çekilirse :

• İç savaş çıkacağına inananların oranı yüzde 68
• El Kaida ‘nın Irak ‘ı üs olarak kullanacağına inananlar yüzde 66
• ABD ‘ye yeni terörist saldırıların olacağına inananların oranı ise yüzde 55

Eğer ABD askerleri Irak ‘da kalırsa :

• İç savaş çıkacağına inananların oranı yüzde 47
• El Kaida ‘nın Irak ‘ı üs olarak kullanacağına inananlar yüzde 47
• ABD ‘ye yeni terörist saldırıların olacağına inananların oranı ise yüzde 51
• Bush yönetiminin tezini kabul edenlerin oranı yüzde 22 ;
• Çekilme olsa da olmasa da bir şeyin değişmeyeceğine inananların oranı yüzde 58 .

Bu araştırma açıkça Bush yönetiminin Irak konusunda halkın , seçmenin desteğini yitirdiğini ortaya koymaktadır . Geçen hafta 124 Milyar dolarlık çekilme şartlı bütceyi veto eden ABD başkanı Bush çok zor durumda kalmıştır . Bu aşamada ne yapılacaktır ? Nasıl bir siyasi çözüm üretilecektir ?

Iraklılar açısından bakış:

Şu anda Irak ‘da görünen her gün yüzlerce kişinin sokaklarda öldürüldüğü , çatışmaların her geçen gün arttığı bir tabloyla karşı karşıyayız .ABD’nin bölgede bulundurduğu büyük güç bu çatışmaları önlemekte yetersiz kalmıştır .Nitekim bölgeden sorumlu ABD ‘li general uygulanan stratejinin değiştirilmesi gerektiğini açıkca ifade etmiştir .
Irak ‘da Siyasal Anlaşmazlıklar nereden kaynaklanıyor ?

Irak’ın yeniden yapılandırılması sürecinde Şiiler, Sünniler,Türkmenler ve Kürtler ayrılıkcı güçler olarak ortaya çıkmıştır.Bu grupların, Irak’ın geleceği konusundaki tutumları zaman içinde değişmiştir. Mevcut durumdaki politikaları ve beklentileri büyük ölçüde farklılıklar içermekte ve ortak bir noktada birleşmeleri için ABD yönetiminin gruplar arasında dengeyi sağlayacak adil bir sistemi yürürlüğe koyması gerekmektedir . .

Sünni-Şii Anlaşmazlığı

Her ne kadar Irak anayasası ve hukuk düzeninden söz edilse de gerçek olan bu coğrafyada işlerin kağıt üzerinde olduğu gibi değil de yıllardan beri kabile , din ve ırk temelinde yürüdüğünün artık anlaşılmış olması gerekir . Irak’ta Baas Sünni rejimin devrilmesi Şii akımının yükselmesine yol açmış, Sünnilerin iktidarının sona erip zayıflamasına ve siyasi sistemden dışlanmasına neden olmuştur.Mevcut durumda siyasi gruplar arasındaki temel farklılık mezhep ayrılıkları olduğu kadar kabile farklılıkları temelinde de kendini göstermiş bir tür toprak paylaşımına dönüşmüştür . Ülkenin bölünmezliği konusu sadece siyasi bir manevra olarak eski Baas rejimi kalıntısı Sünni güçler tarafından savunulmaktadır . .

Gruplar arasındaki başlıca sorun ülkenin idari yapısıdır. Sünniler ülkenin federal sistem yoluyla bölgelere ayrılmasından kaygı duymaktadır. Saddam Hüseyin ‘in kurmuş olduğu Sünni iktidar günlerine dönmeyi isteyenler az değildir . İktidardaki Şiiler ise, iç ayrılıklarına rağmen, ülkenin güneyinde ve orta kısmında Şii yönetiminin kurulmasına çalışmaktadır. Şiilerin bu tutumu, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan ilk dönemlerdeki söylemleriyle çelişmektedir .
Şii Koalisyonunun Başkanı Abdul Aziz El Hekim başkanlığındaki İslami Devrim Yüksek Konseyi (İDYK) ülkenin federatif bölgelere ayrılmasının öncülüğünü yapmaktadır. Ancak Şii koalisyonundaki El Sadr grubu, Fazilet Partisi ve Liberal Şiiler buna karşı çıkmaktadır.
Kürt gruplarının federe bölgelerini desteklemekteki amacı, 1991’den bu yana elde ettikleri kazanımların devamı içindir. El Sadr grubu, nüfuz sağlama ve dinî liderliği üstlenme gibi konularda diğer gruplarla yarış içindedir. 2003’ten sonra Şii gruplar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar, 1991’den sonra Kuzey Irak’taki Kürt grupları arasındaki siyasi rekabete büyük ölçüde benzemektedir. Irak’taki kargaşanın sürmesiyle paralel olarak siyasi anlaşmazlığın devam etmesi, söz konusu gruplar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmak istenmektedir ..

Mezhepsel ve Etnik Çatışmanın Artması

Şubat 2005 Samarra olaylarıyla hızlanan mezhep temelli çatışmalar, hem hükümetin hem de Irak’ın geleceğini belirleyecek temel etkenlerden biridir. Esas konu toprak ve kaynak paylaşımı olması nedeniyle siyasi grupların milis güçleri,mezhep çatışmalarının çıkarılmasından sorumlu tutulmaktadır. Mevcut durumda 20’ye yakın milis güç bulunmaktadır. Sünni gruplar, İran’ı ve Şiilerin milis güçlerini, gerçekleşen olaylardan sorumlu tuttuğu gibi, Şiiler de Sünni milisleri ve Baas’tan kalma güçleri sorumlu tutmaktadır.

Sünniler, Sünni din adamlarının öldürülmesine, Sünnilerin öldürülmesine ya da göç ettirilmesine, Irak-İran Savaşı döneminde Irak ordusuna ait pilotlar dahil olmak üzere önde gelen rütbeli kişilerin öldürülmesine ve Irak’ta Sünni kimliğinin yok edilmesine çalışıldığına ilişkin kanıtlar olduğunu savunmaktadır. Kesin olmayan bilgilere göre bazı aynaklar,işgalden sonra Irak’ta ölenlerin sayısının 655.000’e ulaştığını söylenmektedir. Sünnilere göre, Samarra olaylarından sonra 200’e yakın Sünni din adamı öldürülmüş ve çoğu Bağdat ve Diyala illerinde olmak üzere yaklaşık 300.000 kişi göç etmiştir. İşgalden sonra toplam iç göç oranı 1,5 milyona yükselmiştir.
Dicle Nehri’nin ikiye bölerek Bağdat’ı oluşturan batı yakası ,El Kerh’de ve doğu yakası El Rasafe’de karşılıklı zorunlu göç eylemleri gerçekleşmektedir.Resmî kaynaklar günde ortalama yüz kişinin öldüğünü ifade etmektedir. Bunların çoğu değişik işkencelere maruz kalarak öldürülmektedir.Bu sayının daha fazla olduğu söylenebilir. Çünkü,siyasi gruplara ait silahlı güçlerin kayıpları, sivillerde olduğu gi
bi sokaklarda bırakılmamaktadır.. Irak’ın orta ve güney bölgelerinde artmakta olan mezhep çatışmaları son dönemde Kerkük başta olmak üzere kuzey bölgelerine de yayılmaktadır.

KÜRT GRUPLAR

Arap –Kürt etnik kimliği çelişkisini uzun yıllar yaşayan Kürtler Saddam hükümetinin Kuzey Irak bölgelerinden çekilmesi, Kürt gruplar için tarihî bir fırsat yaratmıştır. Irak’ın eski rejimi,Kürtlere özerklik tanıyan tek Irak Hükümeti olmasına rağmen, pratikte Kürtler diğer etnik gruplar gibi yoğun bir baskı altında tutulmuştur. Irak rejiminin bu tavrı, Irak’ın bir Arap ülkesi olmasından kaynaklanmıştır.Bu etnik ırkçı politika Kürtlerin bugünkü siyasi davranışlarının temelinde yatmaktadır .

1970’li yılardan bu yana özerklik talep eden Kürtlerin siyasi beklentileri gelişerek, 1990’lı yıllarda yerini federasyona bırakmıştır. Irak savaşı süresince ABD ile işbirliği yapan Kürtler, Irak’ın yeniden yapılandırılması sürecinde belirleyici güçlerden biri haline gelmiştir.Kuzey bölgesinde merkezden bağımsız olmuş,fiilî egemenliklerini devam ettirmiş, kurulan hükümetlerde önemli konumlar kazanmış ve Irak’ın iç ve dış politikasında etkili olmuşlardır.
Nitekim PKK ‘nın Kuzey Irak bölgelerinde konuşlanması ve korunması da ayrı bir çelişki olarak günümüze kadar taşınmıştır .

Bu bağlamda bir ilk olarak Irak cumhurbaşkanlığı Kürtlere geçmiştir.Sünnilerin ilk başlarda siyasi eylemi boykot etmesi Kürtlerin ABD ‘ye daha da yaklaşmalarına ve daha da güçlenmesine yol açmıştır.Ancak Sünnilerin siyasi eyleme katılması Kürtlerle sorunların çıkmasını da başlatmıştır . Sünniler, Kuzey Federe Bölgesine karşı çıkmamasına rağmen,Kürtlerin bölgelerini genişletme isteğine tepki göstermektedir .Kürtlerin ABD ve Şiilerle işbirliği Sünnilerin mevcut politikalarına ters düşmektedir.

Kürtlerin, özellikle Kerkük konusunda attığı adımlar Sünni Araplarla ilişkilerinin gerginleşmesine yol açmıştır. 9 Mayıs 2006’da, Kürdistan DemokratikPartisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin(KYB) Süleymaniye ve Erbil’deki iki yerel yönetimibirleştirerek, Birleşik Kürt Hükümetini ilan etmesi,Kerkük’te güçlenmeleri ve federasyon sisteminin uygulanmasında taviz vermemeleri Sünnilerin sert tepkisine yol açmıştır.

Sünniler ve bazı Şii gruplar,Kürt yerel hükümetlerinin birleşmesini bağımsız devletlerinin ilan edilmesinin nihai adımlarından biri olarak algılamaktadır. Kürtlerin, federal bir Irak’ta yaşamayı gönüllü olarak seçtikleri, ancak kendi akıbetlerini belirleme hakkına sahip olduklarını vurgulamaları da aynı şekilde algılanmaktadır.

Kuzey bölgesinde Irak bayrağının yasaklanması ise Arapların sert tepkisine neden olmuştur.
5 Ekim2006’da Kürtlerin desteğiyle federasyon sisteminin parlamentoda kararlaştırılması başta Sünniler olmak üzere federasyon karşıtı Arapları Kürtlerle karşı karşıya getirmiştir. Kürtlerin, egemen olduğu lbölgelerde tek başına petrol anlaşmaları yapması Irak merkezî hükümetle aralarında sorunların çıkmasına neden olmaktadır.

Nitekim Kürtlerin aralarında da çelişkiler olduğu bilinmektedir . Yeniden yapılanma sürecinde bağımsız bir Kürdistan kurma hayalini taşıyan Barzani ‘nin yaşam öyküsü de çok ilginç.

Barzani’nin Baas rejimi sırasında bölgedeki diğer Kürt örgütlenmesi Kürdistan Yurtsever Birliği ile yaşadığı rekabet çoğu zaman silahlı çatışmalara dönüşmüştür.Bu çelişkiler zamanın Türk siyasetcileri tarafından yakınen bilinmektedir . 1987′de KDP, KYB ve altı parti birleşerek Irak Kürt Cephesi’ni kurduklarında bu sürtüşmeler bir süreliğine rafa kalkmıştır .
Bölgenin liderliği için yapılan seçimler sırasında hem Barzani hem Talabani aday olunca yendien patlak veren gerginlik 1994′te KYB, KDP’yi ortak yönetim merkezi olan Erbil’den sürünce tam bir sıcak savaşa dönüşmüştür.Barzani, Talabani’yi yakalamak için Saddam Hüseyin ‘in Irak ordusundan yardım istemiştir. Talabani ise İran’dan destek almaya çalışmıştır .Bu süreçte Türk yetkililerle de görüşmeler yapıldığı bilinmektedir . Bizim diplomatlarımızın ve askeri yetkililerimizin o yılları anımsayarak ,o zamanki dengeleri aramalarının nedeni budur . Oysa o zamanlar birbirinin kanına susayan bu iki düşman ittifak halindedir . Bu ittifaka PKK ‘yi de dahil etmişlerdir . Sonuç olarak 1998 yılında bölge, partiler arasında ikiye bölündü. Taraflar aynı yılın Ağustos ayında ABD arabuluculuğunda bir anlaşma imzaladılar . O zamandan bu yana da çıkarları doğrultusunda paralel hareket etmeye gayret ediyorlar.
Mesud Barzani şu anda Irak Yönetim Konseyi üyelerinden biri olan Kürdistan bölgesi başbakanı. Sıfatıyla AB davetlisi olarak Kerkük konusunda bir konuşma yapmaktadır . Kürtlerin ana amacı Kerkük bölgesindeki Kürt nüfusu bahane ederek sınırları içine katmaktır . Barzani ‘nin yaklaşık bir yıldır sürdürdüğü siyasi strateji budur .

SONUÇ

ABD ‘nin bölgeden askeri güçlerinin bir bölümünü öümüzdeki yılın sonuna kadar çekerek Doğu Avrupa ,Türkiye ve Balkanlar ‘da Orta Doğu bölgelerinde belirlediği üslere konuşlandıracağına kesin gözüyle bakılmaktadır . Bush yönetimi bunun alt yapısını hazırlayacak , yeni yönetim de bu planı geliştirerek uygulayacaktır . Bu aynı zamanda siyasi bir plandır . Bölgede siyasi istikrarın sağlanması ise yıllar alacakltır . ABD ‘nin Irak konusunda önünde iki seçeneği bulunmaktadır . :

1- Ülkenin iç savaşa sürüklenmemesi için Irak Parlementosunda muhalif gruplar arasında eşit güçler dengesini sağlamak ve ülkenin bölünmezliğini savunmak.

2- Bunlar Irak ‘ın iç işleridir tavrını alarak olacaklara seyirci kalmak .

Bunlardan ABD için en ekonomik olan seyirci kalmak olacaktır . Yeni Demokrat yönetimi Irak’da para harcamak istemeyecektir . Bu da Irak ‘ın önce ikiye sonra da üçe ya da dörde bölünmesine yol açacak olan iç savaşın başlangıcı olacaktır . Böyle bir savaşın çıkması bizim Güney sınırlarımızda çok büyük bir tehdit oluşturacaktır . Bugün genel seçimlere hazırlanan Türkiye ‘nin yeni hükümetinin gündeminde bu konu acil kaydıyla beklemektedir .