Entries Tagged as ''

‘Secular Turcs’

Yabancı medyanın kullandığı ‘Secular Turks ‘ kavramı üzerine .

Ankara Tandoğan Meydanı ve İstanbul Çağlayan mitinglerine batı medyası büyük ilgi gösterdi . Bu ilgiyi de günü gününe duyurdular . Özellikle İngilizce ve Almanca dillerinde yayınlanan gazetelerde , televizyonlarda ‘Secular ‘ sözcüğü kullanıldı.

The Guardian :

“The Turkish generals’ implicit midnight warning that, as the “absolute defender of secularism“, the army would not tolerate Islamist meddling ..”

The Washington Post :

“Turkish Election a Struggle Over Identity
Long Tradition Of Secular Rule Seen in Jeopardy”

Burada ‘seküler ‘ kelimesi üzerinde durmamız gerekiyor . Gazete okuyucularının çoğu bu yazıyı okurken bildikleri kavramla düşünecekler .Türkiyedeki ‘Laik ‘ sistemin kendi ülkelerindeki ‘Seküler’ sistemle farkını algılamayacaklar. Örneğin Guardian yazarı Simon Tisdal , her zaman yaptığı gibi tanıdığı Türk gazetecilerle konuşuyor , onlardan bilgi alıyor . Türk gazeteciler de İngilizceye çevirirken İngilizce ‘Secular ‘ kelimesini kullanıyorlar . Türk okuyucu da öyle okuyor .

Şimdi bu noktada ne var bunda ?,diye soranlar olacaktır . Bana göre burada bir kavram kargaşası var . Türkiyedeki ‘din ve devlet ‘ ilişkileri örneğin İngiltere ‘deki gibi değil . Hukuki olarak ve anayasal olarak aynı değil . Bunu anlamak için Sekülerizm ile laisisizm arasındaki farkları öğrenmemiz gerekiyor .

“1982 Anayasasının 2’nci maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti… laik… bir… devlet”tir. Acaba “laik devlet” ne demektir?

Lâiklik dilimize Fransızca laïc sıfatından girmiştir. Bu kelime de Latince laicus kelimesinden gelmektedir. Bu kelime din adamları sınıfına (clergé ) ait olmayan demektir. Dilimize bu kelime ilk defa meşrutiyet yıllarında girmiş ve “lâdini ” olarak Türkçeye tercüme edilmiştir. “Ladinî” Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Sözlüğüne göre “dindışı” demektir. Türkçede kullanılan “lâiklik” terimi Fransızca, laïcisme ’in değil, laïcité’nin karşılığıdır. Laïcisme, “lâiklik” değil, “laikçilik” demektir. Le Petit Robert’e göre laïcité, “sivil toplum ile dinsel toplumun ayrılığı ilkesi” demektir. Laïcisme ise aynı sözlüğe göre, “kurumlara dinsel olmayan bir nitelik vermeyi amaçlayan doktrin” demektir.”

“Secularizm din ve devlet (Kral)’in ayrı ayrı özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını savunurken; lâiklik, Katolik hiristiyanlığın etkili olduğu ülkelerde dinin devletin mutlak otoritesi altında olması gerektiğini içerir. “

Niyazi Berkes’te Laiklik Kavramı.

Berkes’e göre “laiklik” kavramı, “din-devlet ikilemi”ne dayanır. Bu ise esas olarak bir Hırıstiyan kavramıdır.İslam ve Osmanlı geleneğinde din-devlet ikilemi anlayışı yoktu, din-devlet bileşimi doğal, olağan bir biçim olarak görülürdü.

“İkisinin birbirinden ayrılması, ya da ikisinin birer kendine buyruk yetkili (authorité) olması gibi bir görüş yer almamıştı.Laisisizim Katolik Hırıstiyanlığın yayıldığı halkların dilinde, özellikle Fransızca’da kullanılır ve kökenine bakılırsa ‘halksallaştırma’ demektir. Çünkü kaynağı olan eski ve Hırıstiyanlık öncesi Grekçedeki laos (halk), laikos (halksal) sözcükleri Hırıstiyanlık döneminde klericus, yani din adamları (biz bunlara rahipler diyoruz) dışında olan kişiler için kulanıldı.

Modern Fransızca’da laicisme din adamlarından, rahiplerden başka kişilere, kurullara, yetkililere, dünya işlerinde, hatta din işlerinde üstün bir yer verme davasıdır”.

İslam geleneğinde, Hırıstiyanlıktaki gibi bir “din-devlet ikilemi” olmadığı için, laiklik davasının İslam toplumları için yersiz ve anlamsız olduğunu sanmak da yanlıştır . İslam dininin geleneği, Hırıstiyanlıktaki “din-devlet ikileminden” farklıdır, böyle bir ikileme sahip değildir; ama buna dayanarak laiklik süreci Müslüman toplumlar için yersiz ve gereksizdir denilemez..

İşte Berkes, bütün bu açıklamaları doğrultusunda, gerek İslamda “din-devlet ikilemi” olmadığından, gerekse, bu ikilem olmadığı ve din devlet bütünlüğü bulunduğu için, din ve devletin birbirinden ayrılması gerekliliği ortaya çıktığı zaman, bu süreç Katolik Hırıstiyanlıktaki “laiklik” ile anlatılmak istendiğinde, tarihsel benzemezliklerden dolayı pek çok sorunun ortaya çıktığını düşünür ve “çağdaşlaşma” sürecini anlatırken “laiklik” kavramını kullanmak istemez.

Berkes’de Sekülerizm Kavramı.

Berkes için, secularism biçiminde kullandığı sözcük, Osmanlı-Türk değişmesini, ya da çağdaşlaşmasını anlatmakta “laiklik” teriminden daha uygun olabilir .

Çünkü bu kavram çok daha geniş, “kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma sorunu”nu ifade eder.

Berkes, “sekülerizmi” neden “laiklik” yerine tercih ettiğini açıklamaya, sözcüğün etimolojisinden başlar:

“Katolik Hırıstiyanlığın dışındaki Hırıstiyanlığın yayıldığı yerlerde özellikle Protestanlığın etkisi altında olan İngilizce ve Almancada kullanılan terimin kökeni Grekçeden değil, Latinceden gelir.

Bu köken de zamanla değişikliğe uğrayarak şimdiki anlamını almıştır. Aslındaki sözcük, saeculum sözcüğü, ‘çağ’ anlamına gelir ki Arapçada bunun karşılığı olan asr sözcüğü son zamanlara değin Türkçede asır olarak kullanılırdı.

Layiklik teriminden önce, asrîlik biçiminde bir sözcük kullanılıyordu. Bu sözcük, secularisme sözcüğünün kapsadığı anlamı taşırsa da, Cumhuriyet döneminden önceki dönemde, ‘çağa uymak’ ya da ‘onun gereklerine uyacak biçimde değişmek’ anlamı, dincilerin elinde kötü bir kavram durumuna getirildi.

Asrîlik züppelik, köksüzlük, sathilik, dinsizlik anlamına gelmeye başladı. Ziya Gökalp (ki terimi muasırlaşmak biçiminde kullanmıştır) belki de bu üzüntülü anlamdan, anlamı hiç bilinmeyen bir sözcük bularak kurtulmaya çalıştı; Arapça sözlüklerden o zamana dek kimsenin duymadığı, bilmediği bir sözcük bulup çıkardı. Zenîm biçimindeki bu sözcük, Gökalp’ın kendi yazılarında bile tutunmadı, kendisi muasırlaşmak terimini sonuna değin kullandı.

Asrileşmek, ya da muasırlaşmak gibi daha uygun olan terimin yerine (anlamının kötüleştirilmesi yüzünden halkın kulağında olumsuz çağrışımlar yaptığından) büyük çoğunluğun anlamını, kökenini, yazılış biçimini bilmediği layiklik gibi melez bir terim bulma işi de aynı kaygı ile yapılmış olmalıdır.

Bu terimin kesin olarak hangi tarihte çıktığı, ilk önce kimin kullandığı, yani resmileşmeden önceki kısa tarihini belirten bir incelemeye raslamadık. Gerek dil çağdaşlaşması, gerek düşün ve ideoloji açısından böyle bir inceleme yararlı olacaktır.

Çünkü bu terimde, laicisme teriminde olandan farklı olarak, kilise ya da kilise adamı, kurul ve kuralları, yetkilileri ile onların dünyasal karşıtlarının (klerikus ile laikus’un) karşı karşıya gelmesi, çok sayıda ölçülere göre birbirinden iyice ayırdedilmesi durumundan ziyade geleneksel, katılaşmış kurul ve kurallar karşısında zamanın gereklerine uyan kurul ve kuralları geliştirme davasının yüz yüze gelmesi durumu vardır.

Asıl sorunun, ‘toplum yaşamının hangi yanları üzerinde gelenek gereklerinin yerine zamanın gerekleri insan davranışlarına yol gösterecektir’ davası olduğu burada daha iyi görülür”

Berkes’te Çağdaşlaşma Kavramı.

“Secularism sözcüğü bu çağdaşlaşma sözcüğüne hem anlam, hem köken açısından daha yakındır, hatta onun tam karşılığıdır.Değer ölçüleri olmayan hiç bir toplum yoktur; ancak bazı değerler zamanın gereklerine göre değişeceğine, zamanla katılaşma, kireçleşme eğilimi gösterirler.

Bu, bize üç şeyi anlatır: toplumun insanları arasında birbirine çok yapışık bir birlik vardır; kişiler değişmez kurallara uyarak yaşamayı çok rahat ve kolay bulurlar; toplumları, yaşlanan kişilerin damarlarının sertleşmesi gibi katılaşmıştır.

Kişiler böyle bir durumu çok beğenirler. Ancak değişme zorunluklarının sillesini yemeyen toplum da yoktur. Zamanın yumrukları altında bazı kişiler, alışık oldukları ölçüleri bırakmaya, bazılarını gizli ya da açıkça çiğnemeye; bazıları da dışardan yeni kurallar almaya, ya da kendileri yeni kurallar geliştirmeye başlarlar. Bunu yapanların iç hayatında ise çatışmalar başlar, bunun da sayısız görüntüleri vardır.

Bir toplumda en yüksek sayılan değerler, özellikle böyle zamanlarda, dinsel değerler kılığına girmeye de eğilimlidirler. Din, geleneğin en son sığınağı, en son savunma kalesidir. Aslında toplumun eski yaşayışının kökeninden gelen bir çok alışkanlıklar, kolaylıkla din gereği imiş gibi bir nitelik kazanırlar. İşte bunun içindir ki, çağdaşlaşma sözcüğünün özü, ‘layikleşme’sözcüğünün söylemek istediği gibi toplumu, bu dinselleşme hummasının yakasından kurtarma işi imiş gibi gözüküyor ve burada laicisme ile secularism terimlerinin anlamları, ayrı sözcük kökenlerinden geldiği halde, birbirlerine uyuyor”.

… bir toplumda değişme zorunlukları ortaya çıkınca, bilerek bilmeyerek ya da isteyerek istemeyerek, çağdaşlaşmaya doğru bir yönelme başlayınca, o zamana dek açıkça din şemsiyesinin altına girmemiş birçok işler, değişme yağmuru karşısında, bu şemsiyenin altında toplanmaya başlar.

Örneğin, sırf devlet işlerinde suçlu görülen bir Sadrazam, ‘dine ihanet etmiş bir kişi olarak’ öldürülür. Demek ki, ‘çağdaşlaşma’ ile ‘dinselleşme’ birbirleriyle aşağı yukarı çağdaştırlar. Dinselleleşme, çağdaşlaşmaya karşı, kaplumbağanın kabuğuna cekilmesi gibi bir korunma çabasıdır.

Çağdaşlaşma, özet olarak “kutsal kuralların” sarsılması sorunudur. Bu ise, laiklik ile ifade edilen, din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasından çok daha kapsamlı bir süreçtir:

“Şu halde, çağdaşlaşma konusunda asıl sorun, kutsal sayılan alanın ekonomik, teknolojik, siyasal, eğitsel, cinsel, bilgisel yaşam alanlarında daralması, etkisizleşmesi sorunudur. Bu alanın (hiç değilse bazı kişilerin yaşamında) hemen hemen hiçe inmesi eğilimi olduğu için, buna karşı olanlar ‘gerici’ adını hak ederler.

Bu nitelikle başını kaldırdığı ya da ‘dur, olamaz’ diye kolunu kaldırdığı zaman başka çeşitten bir savaş başlar. Bu savaş artık din-devlet savaşı değil, ileri-geri savaşı olur. İlerleme ve gelişme ile tutma ve denge gibi iki amacı gerçekleştirme çabası biçimin alır. Hatta kimi zaman halk-devlet arası çatışma, aydın-yobaz arası çekişme, ya da dengeleşme, millet-devleti, millet-toplumu olma biçimine de girer. “

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde bazı temel konular gündeme geliyor . Bunların en belirgin olanı miting alanlarına çıkan insanların anlatmaya çalıştıkları ,vermeye çalıştıkları mesajdır.Bu mesaj çok belirgin bir biçimde gözler önüne serilmiştir.

AKP hükümetinin başı kapalı olmayan kadınlara ,cuma namazına gitmeyen erkeklere ,oruç tutmayan ve namaz kılmayan insanlara yönelik olarak zorba önlemler alacağı bir hukuki dönüşümü yapmayı planladıkları korkusu insanları miting alanlarına çıkarmıştır . 84 yıl önce kurulan Atatürk Cumhuriyeti’nin temel laik değerlerinin , anayasanın ve özgürlüklerin tehlike altında olduğu korkusu tüm toplumu sarmıştır .

Bu anlamda önümüzdeki süreçte bu iki kavram sık sık gündeme gelecektir .

Laiklik , Sekülerizm ve Çağdaşlaşma .

'Secular Turcs'

Yabancı medyanın kullandığı ‘Secular Turks ‘ kavramı üzerine .

Ankara Tandoğan Meydanı ve İstanbul Çağlayan mitinglerine batı medyası büyük ilgi gösterdi . Bu ilgiyi de günü gününe duyurdular . Özellikle İngilizce ve Almanca dillerinde yayınlanan gazetelerde , televizyonlarda ‘Secular ‘ sözcüğü kullanıldı.

The Guardian :

“The Turkish generals’ implicit midnight warning that, as the “absolute defender of secularism“, the army would not tolerate Islamist meddling ..”

The Washington Post :

“Turkish Election a Struggle Over Identity
Long Tradition Of Secular Rule Seen in Jeopardy”

Burada ‘seküler ‘ kelimesi üzerinde durmamız gerekiyor . Gazete okuyucularının çoğu bu yazıyı okurken bildikleri kavramla düşünecekler .Türkiyedeki ‘Laik ‘ sistemin kendi ülkelerindeki ‘Seküler’ sistemle farkını algılamayacaklar. Örneğin Guardian yazarı Simon Tisdal , her zaman yaptığı gibi tanıdığı Türk gazetecilerle konuşuyor , onlardan bilgi alıyor . Türk gazeteciler de İngilizceye çevirirken İngilizce ‘Secular ‘ kelimesini kullanıyorlar . Türk okuyucu da öyle okuyor .

Şimdi bu noktada ne var bunda ?,diye soranlar olacaktır . Bana göre burada bir kavram kargaşası var . Türkiyedeki ‘din ve devlet ‘ ilişkileri örneğin İngiltere ‘deki gibi değil . Hukuki olarak ve anayasal olarak aynı değil . Bunu anlamak için Sekülerizm ile laisisizm arasındaki farkları öğrenmemiz gerekiyor .

“1982 Anayasasının 2’nci maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti… laik… bir… devlet”tir. Acaba “laik devlet” ne demektir?

Lâiklik dilimize Fransızca laïc sıfatından girmiştir. Bu kelime de Latince laicus kelimesinden gelmektedir. Bu kelime din adamları sınıfına (clergé ) ait olmayan demektir. Dilimize bu kelime ilk defa meşrutiyet yıllarında girmiş ve “lâdini ” olarak Türkçeye tercüme edilmiştir. “Ladinî” Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Sözlüğüne göre “dindışı” demektir. Türkçede kullanılan “lâiklik” terimi Fransızca, laïcisme ’in değil, laïcité’nin karşılığıdır. Laïcisme, “lâiklik” değil, “laikçilik” demektir. Le Petit Robert’e göre laïcité, “sivil toplum ile dinsel toplumun ayrılığı ilkesi” demektir. Laïcisme ise aynı sözlüğe göre, “kurumlara dinsel olmayan bir nitelik vermeyi amaçlayan doktrin” demektir.”

“Secularizm din ve devlet (Kral)’in ayrı ayrı özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını savunurken; lâiklik, Katolik hiristiyanlığın etkili olduğu ülkelerde dinin devletin mutlak otoritesi altında olması gerektiğini içerir. “

Niyazi Berkes’te Laiklik Kavramı.

Berkes’e göre “laiklik” kavramı, “din-devlet ikilemi”ne dayanır. Bu ise esas olarak bir Hırıstiyan kavramıdır.İslam ve Osmanlı geleneğinde din-devlet ikilemi anlayışı yoktu, din-devlet bileşimi doğal, olağan bir biçim olarak görülürdü.

“İkisinin birbirinden ayrılması, ya da ikisinin birer kendine buyruk yetkili (authorité) olması gibi bir görüş yer almamıştı.Laisisizim Katolik Hırıstiyanlığın yayıldığı halkların dilinde, özellikle Fransızca’da kullanılır ve kökenine bakılırsa ‘halksallaştırma’ demektir. Çünkü kaynağı olan eski ve Hırıstiyanlık öncesi Grekçedeki laos (halk), laikos (halksal) sözcükleri Hırıstiyanlık döneminde klericus, yani din adamları (biz bunlara rahipler diyoruz) dışında olan kişiler için kulanıldı.

Modern Fransızca’da laicisme din adamlarından, rahiplerden başka kişilere, kurullara, yetkililere, dünya işlerinde, hatta din işlerinde üstün bir yer verme davasıdır”.

İslam geleneğinde, Hırıstiyanlıktaki gibi bir “din-devlet ikilemi” olmadığı için, laiklik davasının İslam toplumları için yersiz ve anlamsız olduğunu sanmak da yanlıştır . İslam dininin geleneği, Hırıstiyanlıktaki “din-devlet ikileminden” farklıdır, böyle bir ikileme sahip değildir; ama buna dayanarak laiklik süreci Müslüman toplumlar için yersiz ve gereksizdir denilemez..

İşte Berkes, bütün bu açıklamaları doğrultusunda, gerek İslamda “din-devlet ikilemi” olmadığından, gerekse, bu ikilem olmadığı ve din devlet bütünlüğü bulunduğu için, din ve devletin birbirinden ayrılması gerekliliği ortaya çıktığı zaman, bu süreç Katolik Hırıstiyanlıktaki “laiklik” ile anlatılmak istendiğinde, tarihsel benzemezliklerden dolayı pek çok sorunun ortaya çıktığını düşünür ve “çağdaşlaşma” sürecini anlatırken “laiklik” kavramını kullanmak istemez.

Berkes’de Sekülerizm Kavramı.

Berkes için, secularism biçiminde kullandığı sözcük, Osmanlı-Türk değişmesini, ya da çağdaşlaşmasını anlatmakta “laiklik” teriminden daha uygun olabilir .

Çünkü bu kavram çok daha geniş, “kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma sorunu”nu ifade eder.

Berkes, “sekülerizmi” neden “laiklik” yerine tercih ettiğini açıklamaya, sözcüğün etimolojisinden başlar:

“Katolik Hırıstiyanlığın dışındaki Hırıstiyanlığın yayıldığı yerlerde özellikle Protestanlığın etkisi altında olan İngilizce ve Almancada kullanılan terimin kökeni Grekçeden değil, Latinceden gelir.

Bu köken de zamanla değişikliğe uğrayarak şimdiki anlamını almıştır. Aslındaki sözcük, saeculum sözcüğü, ‘çağ’ anlamına gelir ki Arapçada bunun karşılığı olan asr sözcüğü son zamanlara değin Türkçede asır olarak kullanılırdı.

Layiklik teriminden önce, asrîlik biçiminde bir sözcük kullanılıyordu. Bu sözcük, secularisme sözcüğünün kapsadığı anlamı taşırsa da, Cumhuriyet döneminden önceki dönemde, ‘çağa uymak’ ya da ‘onun gereklerine uyacak biçimde değişmek’ anlamı, dincilerin elinde kötü bir kavram durumuna getirildi.

Asrîlik züppelik, köksüzlük, sathilik, dinsizlik anlamına gelmeye başladı. Ziya Gökalp (ki terimi muasırlaşmak biçiminde kullanmıştır) belki de bu üzüntülü anlamdan, anlamı hiç bilinmeyen bir sözcük bularak kurtulmaya çalıştı; Arapça sözlüklerden o zamana dek kimsenin duymadığı, bilmediği bir sözcük bulup çıkardı. Zenîm biçimindeki bu sözcük, Gökalp’ın kendi yazılarında bile tutunmadı, kendisi muasırlaşmak terimini sonuna değin kullandı.

Asrileşmek, ya da muasırlaşmak gibi daha uygun olan terimin yerine (anlamının kötüleştirilmesi yüzünden halkın kulağında olumsuz çağrışımlar yaptığından) büyük çoğunluğun anlamını, kökenini, yazılış biçimini bilmediği layiklik gibi melez bir terim bulma işi de aynı kaygı ile yapılmış olmalıdır.

Bu terimin kesin olarak hangi tarihte çıktığı, ilk önce kimin kullandığı, yani resmileşmeden önceki kısa tarihini belirten bir incelemeye raslamadık. Gerek dil çağdaşlaşması, gerek düşün ve ideoloji açısından böyle bir inceleme yararlı olacaktır.

Çünkü bu terimde, laicisme teriminde olandan farklı olarak, kilise ya da kilise adamı, kuru
l ve kuralları, yetkilileri ile onların dünyasal karşıtlarının (klerikus ile laikus’un) karşı karşıya gelmesi, çok sayıda ölçülere göre birbirinden iyice ayırdedilmesi durumundan ziyade geleneksel, katılaşmış kurul ve kurallar karşısında zamanın gereklerine uyan kurul ve kuralları geliştirme davasının yüz yüze gelmesi durumu vardır.

Asıl sorunun, ‘toplum yaşamının hangi yanları üzerinde gelenek gereklerinin yerine zamanın gerekleri insan davranışlarına yol gösterecektir’ davası olduğu burada daha iyi görülür”

Berkes’te Çağdaşlaşma Kavramı.

“Secularism sözcüğü bu çağdaşlaşma sözcüğüne hem anlam, hem köken açısından daha yakındır, hatta onun tam karşılığıdır.Değer ölçüleri olmayan hiç bir toplum yoktur; ancak bazı değerler zamanın gereklerine göre değişeceğine, zamanla katılaşma, kireçleşme eğilimi gösterirler.

Bu, bize üç şeyi anlatır: toplumun insanları arasında birbirine çok yapışık bir birlik vardır; kişiler değişmez kurallara uyarak yaşamayı çok rahat ve kolay bulurlar; toplumları, yaşlanan kişilerin damarlarının sertleşmesi gibi katılaşmıştır.

Kişiler böyle bir durumu çok beğenirler. Ancak değişme zorunluklarının sillesini yemeyen toplum da yoktur. Zamanın yumrukları altında bazı kişiler, alışık oldukları ölçüleri bırakmaya, bazılarını gizli ya da açıkça çiğnemeye; bazıları da dışardan yeni kurallar almaya, ya da kendileri yeni kurallar geliştirmeye başlarlar. Bunu yapanların iç hayatında ise çatışmalar başlar, bunun da sayısız görüntüleri vardır.

Bir toplumda en yüksek sayılan değerler, özellikle böyle zamanlarda, dinsel değerler kılığına girmeye de eğilimlidirler. Din, geleneğin en son sığınağı, en son savunma kalesidir. Aslında toplumun eski yaşayışının kökeninden gelen bir çok alışkanlıklar, kolaylıkla din gereği imiş gibi bir nitelik kazanırlar. İşte bunun içindir ki, çağdaşlaşma sözcüğünün özü, ‘layikleşme’sözcüğünün söylemek istediği gibi toplumu, bu dinselleşme hummasının yakasından kurtarma işi imiş gibi gözüküyor ve burada laicisme ile secularism terimlerinin anlamları, ayrı sözcük kökenlerinden geldiği halde, birbirlerine uyuyor”.

… bir toplumda değişme zorunlukları ortaya çıkınca, bilerek bilmeyerek ya da isteyerek istemeyerek, çağdaşlaşmaya doğru bir yönelme başlayınca, o zamana dek açıkça din şemsiyesinin altına girmemiş birçok işler, değişme yağmuru karşısında, bu şemsiyenin altında toplanmaya başlar.

Örneğin, sırf devlet işlerinde suçlu görülen bir Sadrazam, ‘dine ihanet etmiş bir kişi olarak’ öldürülür. Demek ki, ‘çağdaşlaşma’ ile ‘dinselleşme’ birbirleriyle aşağı yukarı çağdaştırlar. Dinselleleşme, çağdaşlaşmaya karşı, kaplumbağanın kabuğuna cekilmesi gibi bir korunma çabasıdır.

Çağdaşlaşma, özet olarak “kutsal kuralların” sarsılması sorunudur. Bu ise, laiklik ile ifade edilen, din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasından çok daha kapsamlı bir süreçtir:

“Şu halde, çağdaşlaşma konusunda asıl sorun, kutsal sayılan alanın ekonomik, teknolojik, siyasal, eğitsel, cinsel, bilgisel yaşam alanlarında daralması, etkisizleşmesi sorunudur. Bu alanın (hiç değilse bazı kişilerin yaşamında) hemen hemen hiçe inmesi eğilimi olduğu için, buna karşı olanlar ‘gerici’ adını hak ederler.

Bu nitelikle başını kaldırdığı ya da ‘dur, olamaz’ diye kolunu kaldırdığı zaman başka çeşitten bir savaş başlar. Bu savaş artık din-devlet savaşı değil, ileri-geri savaşı olur. İlerleme ve gelişme ile tutma ve denge gibi iki amacı gerçekleştirme çabası biçimin alır. Hatta kimi zaman halk-devlet arası çatışma, aydın-yobaz arası çekişme, ya da dengeleşme, millet-devleti, millet-toplumu olma biçimine de girer. “

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde bazı temel konular gündeme geliyor . Bunların en belirgin olanı miting alanlarına çıkan insanların anlatmaya çalıştıkları ,vermeye çalıştıkları mesajdır.Bu mesaj çok belirgin bir biçimde gözler önüne serilmiştir.

AKP hükümetinin başı kapalı olmayan kadınlara ,cuma namazına gitmeyen erkeklere ,oruç tutmayan ve namaz kılmayan insanlara yönelik olarak zorba önlemler alacağı bir hukuki dönüşümü yapmayı planladıkları korkusu insanları miting alanlarına çıkarmıştır . 84 yıl önce kurulan Atatürk Cumhuriyeti’nin temel laik değerlerinin , anayasanın ve özgürlüklerin tehlike altında olduğu korkusu tüm toplumu sarmıştır .

Bu anlamda önümüzdeki süreçte bu iki kavram sık sık gündeme gelecektir .

Laiklik , Sekülerizm ve Çağdaşlaşma .

Laik Parti Kurulsa acaba kaç oy alır ?


Laiklik kavramı :

Laiklik, devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir. Laik ,din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk” anlamına gelen Latince “laicus” sözcüğünden gelmektedir. Roma İmparatorluğu döneminde din adamlarına “Clerici” din adamı olmayanlara da “Laici” adı veriliyordu. Laik aynı zamanda din dışı dinle ilgisi olmayan anlamlarına da gelmektedir.Terim olarak lâiklik, Yunanca “laikos” sıfatından elde edilmiştir. Yunancada din adamı sınıfından olmayan, halktan kişilere “laikos” denilmekteydi. Lâtinceye “laicus” ondanda Fransızcaya “laigue” olarak intikal etmiştir. Terim, sözlük anlamıyla; din adamı sınıfından olmayan şahıs, dini olmayan şey, düşünce, sistem ve prensip demektir.

TARİHÇE :

Terim, ilkçağ Yunan medeniyetinden sonraki yüzyıllarda, hristiyanlığın ilk dönemlerinde, dini düzenle kurulmuş bir toplumsal yapıda, din adamları sınıfı (clerici) dışında kalan müminler topluluğuna yunanca “laikoi” İtalyanca “laici” denilmekteydi. Fransızcadaki laicite, laic, laicisme sözcükleri bu kökten gelmiştir. İngilizcedeki “secularism”, “secular” kelimeleri de dünyevî (ci) lik, dünyaya ait anlamında lâikliği karşılamaktadır.

Ancak din-devlet ilişkisi bakımından secularizm ile lâiklik arasında hassas bir ayırım söz konusudur. Lâiklik Yunanca bir kökten gelip, Katolik, Ortodox ve Fransız kültüründe kullanılmasına karşılık; secular, Lâtince kökenli olup Protestan, Anglikan Kilisesi, İngiliz ve Alman kültüründe kullanılmıştır.

Secularism din ve devlet (Kral)’in ayrı ayrı özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını savunurken; lâiklik, Katolik hristiyanlığın etkili olduğu dil ve ülkelerde dinin devletin mutlak otoritesi altında olması gerektiğini savunmayı içerir.

Laikos’un karşıtı “clericus”, yani hiyararşik olarak Katolik dininde emir-komuta zinciri içinde papaya dayalı, hukukî, siyasal, sosyo-ekonomik kural ve ilkeleri olmayan Ruhban(lar)dır.

İlkçağlardan beri dinin devlet işleriyle olan ilişkisi tartışılmıştır . Eski Mısır ‘da rahipler,Grek ve Roma uygarlıklarında din adamları , Hıristiyan dünyasında papa ,Osmanlı İmparatorluğunda halife olan padişah hep din işlerinin devlet işleriyle birlikte hareket ettiğini gösteren dönemlerdir .

Felsefî lâiklik, iman karşısında insan aklının kendisini yönetecek ilkeleri yine kendi apriori ilkelerinden elde edebileceğine olan sonsuz inanç(:). İmmanuel Kant’ın, “Aydınlanma… insanın, aklını kendisinin kullanmaya başlamasıdır” ifadesi, Aydınlanma çağı düşüncesinin felsefî lâisizmini dile getirir.

Siyasi lâiklik, devlet otoritesinin sınırlandırılmasının gelişmesinde, siyasî kudretin dini kudretten ayrılmasıdır.

Hukukî lâiklik ise, temel hak, özgürlük ve eşitlik ilkelerinden hareketle, doğrudan doğruya devletin yürütme organ ve ilkelerinden ayrılması prensibine dayanır.

İlke gereğince devlet hiç bir dini tanımayacağı gibi, fertlerin bir dine sahip olma ya da dini ihtiyaçlarını tatmin etmedeki tavır, davranış ve eylemlerinde mutlak özgürlüklerini kabul eder. Devlet, dini kurallara dayalı kanunlar çıkaramayacağı gibi, dindarların dini yaşantılarını olumlu veya olumsuz yönde sınırlandırıcı ilkeler dikte edemez.

Siyasî-hukukî bir anlam taşıyan “lâiklik” ile doktriner anlamdaki “lâisizm (=laicisme)” kapsam bakımından birbirinden farklıdır.

Doktriner anlamda lâisizm, temelini fesefî lâiklikten alan ve bireysel ya da toplumsal hayatın en geniş bir biçimde dünyevî-uhrevî diye ikiye bölünmesini ifade eder. Bu anlamda din, iman, valiy, ahlâk, ilim, sanat, hayat ve akıl gibi genel kavramların lâik fikir akımları çerçevesinde yorumlama girişimlerinin genel bir formudur.

Bir anlamda laiklik aydınlanma çağının ve modernitenin siyasal anlamda en belirgin sonucudur .

TÜRKİYE’DE LAİKLİK :

Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası’nda yeralan “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928′de Anayasa’nın ikinci maddesini değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanının ant içerken söylemek zorunda oldukları “vallahi” sözcüğünü maddelerden çıkardı.

Ayrıca, 26. maddededi “ahkâmı şeriyenin tenfizi” (şeriat hükümlerinin yürütülmesi) sözcükleri de Anayasa’dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal’in, aydın din adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928′de hutbelerin Türkçe okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçeye çevrilmesi çalışmaları izledi. 5 Şubat 1937′de Anayasa’nın ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla, laiklik devrimi tamamlanmış oldu.

5 ŞUBAT 1937
30 NİSAN 2007

Aradan geçen yetmiş yıl sonra yeniden tartışmaya başlanıyor laiklik. Belirli militan çevrelerin dışında cumhuriyetin bu temel kavramını tartışmak isteyenlerin sayısının çok fazla olduğunu sanmıyorum . Bu konunun bu kadar üzerine gidilmesinin mutlaka başka nedenleri olmalı. Hazmedilemeyen özgürlükler ,kuralları kendilerine göre değiştirmek isteyen karanlık güçlerin tehdidi altına girmiş durumda .

Bakalım bu ‘Karanlık güçler’le ‘ Aydınlık güçler’in mücadelesi nasıl sonuçlanacak .

Cumhuriyet tarihimizin en önemli ve kritik günlerini yaşadığımızı düşünüyorum.


Laik parti kurulsa acaba seçimlerde kaç milletvekili çıkarabilir ?

Laik Parti Kurulsa acaba kaç oy alır ?


Laiklik kavramı :

Laiklik, devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir. Laik ,din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk” anlamına gelen Latince “laicus” sözcüğünden gelmektedir. Roma İmparatorluğu döneminde din adamlarına “Clerici” din adamı olmayanlara da “Laici” adı veriliyordu. Laik aynı zamanda din dışı dinle ilgisi olmayan anlamlarına da gelmektedir.Terim olarak lâiklik, Yunanca “laikos” sıfatından elde edilmiştir. Yunancada din adamı sınıfından olmayan, halktan kişilere “laikos” denilmekteydi. Lâtinceye “laicus” ondanda Fransızcaya “laigue” olarak intikal etmiştir. Terim, sözlük anlamıyla; din adamı sınıfından olmayan şahıs, dini olmayan şey, düşünce, sistem ve prensip demektir.

TARİHÇE :

Terim, ilkçağ Yunan medeniyetinden sonraki yüzyıllarda, hristiyanlığın ilk dönemlerinde, dini düzenle kurulmuş bir toplumsal yapıda, din adamları sınıfı (clerici) dışında kalan müminler topluluğuna yunanca “laikoi” İtalyanca “laici” denilmekteydi. Fransızcadaki laicite, laic, laicisme sözcükleri bu kökten gelmiştir. İngilizcedeki “secularism”, “secular” kelimeleri de dünyevî (ci) lik, dünyaya ait anlamında lâikliği karşılamaktadır.

Ancak din-devlet ilişkisi bakımından secularizm ile lâiklik arasında hassas bir ayırım söz konusudur. Lâiklik Yunanca bir kökten gelip, Katolik, Ortodox ve Fransız kültüründe kullanılmasına karşılık; secular, Lâtince kökenli olup Protestan, Anglikan Kilisesi, İngiliz ve Alman kültüründe kullanılmıştır.

Secularism din ve devlet (Kral)’in ayrı ayrı özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını savunurken; lâiklik, Katolik hristiyanlığın etkili olduğu dil ve ülkelerde dinin devletin mutlak otoritesi altında olması gerektiğini savunmayı içerir.

Laikos’un karşıtı “clericus”, yani hiyararşik olarak Katolik dininde emir-komuta zinciri içinde papaya dayalı, hukukî, siyasal, sosyo-ekonomik kural ve ilkeleri olmayan Ruhban(lar)dır.

İlkçağlardan beri dinin devlet işleriyle olan ilişkisi tartışılmıştır . Eski Mısır ‘da rahipler,Grek ve Roma uygarlıklarında din adamları , Hıristiyan dünyasında papa ,Osmanlı İmparatorluğunda halife olan padişah hep din işlerinin devlet işleriyle birlikte hareket ettiğini gösteren dönemlerdir .

Felsefî lâiklik, iman karşısında insan aklının kendisini yönetecek ilkeleri yine kendi apriori ilkelerinden elde edebileceğine olan sonsuz inanç(:). İmmanuel Kant’ın, “Aydınlanma… insanın, aklını kendisinin kullanmaya başlamasıdır” ifadesi, Aydınlanma çağı düşüncesinin felsefî lâisizmini dile getirir.

Siyasi lâiklik, devlet otoritesinin sınırlandırılmasının gelişmesinde, siyasî kudretin dini kudretten ayrılmasıdır.

Hukukî lâiklik ise, temel hak, özgürlük ve eşitlik ilkelerinden hareketle, doğrudan doğruya devletin yürütme organ ve ilkelerinden ayrılması prensibine dayanır.

İlke gereğince devlet hiç bir dini tanımayacağı gibi, fertlerin bir dine sahip olma ya da dini ihtiyaçlarını tatmin etmedeki tavır, davranış ve eylemlerinde mutlak özgürlüklerini kabul eder. Devlet, dini kurallara dayalı kanunlar çıkaramayacağı gibi, dindarların dini yaşantılarını olumlu veya olumsuz yönde sınırlandırıcı ilkeler dikte edemez.

Siyasî-hukukî bir anlam taşıyan “lâiklik” ile doktriner anlamdaki “lâisizm (=laicisme)” kapsam bakımından birbirinden farklıdır.

Doktriner anlamda lâisizm, temelini fesefî lâiklikten alan ve bireysel ya da toplumsal hayatın en geniş bir biçimde dünyevî-uhrevî diye ikiye bölünmesini ifade eder. Bu anlamda din, iman, valiy, ahlâk, ilim, sanat, hayat ve akıl gibi genel kavramların lâik fikir akımları çerçevesinde yorumlama girişimlerinin genel bir formudur.

Bir anlamda laiklik aydınlanma çağının ve modernitenin siyasal anlamda en belirgin sonucudur .

TÜRKİYE’DE LAİKLİK :

Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası’nda yeralan “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928′de Anayasa’nın ikinci maddesini değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanının ant içerken söylemek zorunda oldukları “vallahi” sözcüğünü maddelerden çıkardı.

Ayrıca, 26. maddededi “ahkâmı şeriyenin tenfizi” (şeriat hükümlerinin yürütülmesi) sözcükleri de Anayasa’dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal’in, aydın din adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928′de hutbelerin Türkçe okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçeye çevrilmesi çalışmaları izledi. 5 Şubat 1937′de Anayasa’nın ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla, laiklik devrimi tamamlanmış oldu.

5 ŞUBAT 1937
30 NİSAN 2007

Aradan geçen yetmiş yıl sonra yeniden tartışmaya başlanıyor laiklik. Belirli militan çevrelerin dışında cumhuriyetin bu temel kavramını tartışmak isteyenlerin sayısının çok fazla olduğunu sanmıyorum . Bu konunun bu kadar üzerine gidilmesinin mutlaka başka nedenleri olmalı. Hazmedilemeyen özgürlükler ,kuralları kendilerine göre değiştirmek isteyen karanlık güçlerin tehdidi altına girmiş durumda .

Bakalım bu ‘Karanlık güçler’le ‘ Aydınlık güçler’in mücadelesi nasıl sonuçlanacak .

Cumhuriyet tarihimizin en önemli ve kritik günlerini yaşadığımızı düşünüyorum.


Laik parti kurulsa acaba seçimlerde kaç milletvekili çıkarabilir ?

BİR PAZAR GÜNÜ BENİ GÜNEŞE ÇIKARDILAR

Günlerden Pazar . Nisan ayının son pazar günü . İstanbul ‘da görülmemiş bir hareketlilik var . Çağlayan meydanında cumhuriyete ve demokrasiye saygı mitingi düzenleniyor . Ankara ‘dan sonra şimdi de İstanbul .

1923 yılında kurulan cumhuriyetimiz için neden yürüyüş yapılıyor ? Cumhuriyetimiz neden tehlike altında ?Demokrasimiz yeterince olgun değil mi ? 84 yıl cumhuriyet için , demokrasi için yeterince çalışma yapılmadı mı ?

Dış basından olayın nasıl izlendiğine bakalım.

Orta Doğu :

Aljazeera .net
“Massive pro-secular demo in Turkey”

Bir milyondan fazla laiklik yanlısı Türk protesto mitingine katıldı.600 den fazla sivil toplum kuruluşunun organise etttiği protesto mitinginde katılımcılar Türkiye’nin laik kalmasını istediklerini ifade eden sloganlar atmışlardır .Hükümetin anti laik icraatlarını protesto eden katılımcılar başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘ın istifasını istemişlerdir .

International Herald Tribune -Europe

SVENSKA DAGBLADET

“İstanbul ‘da yüzbinlerce kişi hükümete karşı yürüdü “

Hükümetin icraatlarını eleştiren katılımcılar hükümetin istifasını istediler . Değişik gruplardan oluşan katılımcılar laik bir Türkiye istediklerini belirttiler. Ülkede laik güçlerle islamcılar arasındaki çelişkiler giderek artıyor.

SONUÇ :

Dış basının olaya büyük bir ilgi gösterdiği anlaşılıyor . İşlenen tema ise, iki ayrı kutuba ayrılan ülke siyaseti.Laikler ve İslamcılar . Bu siyasi eğilimlerin arasındaki gerilimin git gide arttığı vurgulanıyor .

Ülke nüfusunun büyük bir çoğunluğu demokrasi ve özgürlüklerden yana . Bu kutuplaşmaları ve bu dayatmaları istemiyor . Bugün Çağlayan meydanında toplanan insanlar çağdaş bir yaşam sürmek istediklerini ,hukukun üstünlüğünü ve Cumhuriyetin temel niteliklerini korumak amacıyla orada olduklarını söylüyorlar .

Hükümetin bunu duymasını istiyorlar. Öte yandan Deniz Baykal ‘ın CHP ‘sinin artık bu eğilimi savunmaktan çok ülkeyi gerilimli bir ortama soktuğu da vurgulanıyor . CHP tabanı hızla kayıyor .

Bu kayan tabanın birleşeceği bir parti yok .

Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokratik hukuk devletine bağlı milyonlarca insanın bir tek isteği var .

Çağdaş bir ülkede ,kişilik haklarına saygılı bir refah toplumunda huzur içinde yaşamak.

Bunun için halkın daha ne gibi bir bedel ödemesi gerekiyor ? Önümüzdeki günler bu bedelin ne kadar olduğunu gösterecek .Bu bedelin kısıtlanan özgürlükler olmayacağını ummaktan başka bir seçenek de görünmüyor .
1980 yıllarına geri dönelim. Tam yirmi yedi yıl geçmiş aradan.Bu süre içinde siyaset çok kanal değiştirdi. Sistematik olarak ülkenin okumuş kesimi hırpalandı.Cehalet ve populizm meydanı boş buldu.Çoğunluğun azınlığa zorbalığı sistemine dönüştürülen demokrasi anlayışı yaygınlaştı. Cumhuriyeti kuran ,demokrasiyi erdem bilen çağdaş insanlar azınlık oldu. Hakkını aramayı bilen , demokratik hakları ve özgürlükleri için savaşma cesareti olan insanları kim etkisiz hale getirdi ?
“‘Biz çoğunluktayız istediğimizi yaparız “‘
Bu mantık demokrasiyle nasıl bağdaşır anlamak güç. Çoğunluğun ne gibi hakları olduğu ,azınlığın ne gibi hakları olduğu tartışılmıyor da bambaşka şeyler tartışılıyor.
‘Kimi istersem onu seçerim .Çoğunluk bende .’ yaklaşımı demokratik bir yaklaşım mı ?
İnsanlar korkuyor . Zorbalıktan korkuyor .Gazeteci korkuyor,televizyoncu korkuyor ,işadamı korkuyor , öğrenci korkuyor , kadın korkuyor , çocuk korkuyor . Bir korku cumhuriyeti olduk.
“Bugün pazar , bizi güneşe çıkardılar ” İşte bütün bunları da düşünmek için uygun bir gün.

Türkiye Batıdan nasıl görünüyor ?

Türkiye ‘de ” Laik”-” İslamcı” kavgası şiddetleniyor .

Associated Press muhabirlerinden Sabrina Tavernise Ankara ‘dan bildiriyor.

“Parlementonun boş sıralarının sahipleri laikler islamcı adayı protesto etmek amacıyla seçim oturumuna katılmadılar .”

Yurtdışı yolculuklarında uçakta sabah gazetelerini tekerlekli bir arabayla koridorda dolaştıran hostes, International Herald Tribune,Finantial Times ya da Wall Street Journal koltuklarında oturan yolculara dağıtır. Seyahat eden işadamı ,bu gazetelerin üçünü de yol boyunca evire çevire okur . Hem de çok dikkatli okur,notlar alır. Bilmecelerini bile çözer.Bu üç gazete dünyadaki her ülkeyle ilgili taze haber ve yorumları işadamlarının , yatırımcıların gözüyle inceler .

Yarın sabah İstanbul ‘a bir iş için gelen işadamı uçakta bu yazıyı okuyacak.Bir gece önce gelen de sabah kahvaltısında okuyacak. Türkiye’de olup bitenler hakkında fikir sahibi olacaklar. Görüşmelerini yaparken beyinlerinde bir cümle yanıp sönecek.

“LAİKLERLE İSLAMCILARIN KAVGASI “

İkiye bölünen bir Türkiye . Bölünmeyi gerçekleştirenler kimler ? Siyasetciler. Anlamak çok güç . Ülkenin bölünmez bütünlüğünü savunması gerekenler bölünmeyi körüklüyor. Yabancı basın da bunu izliyor. Biz de oradan okuyoruz . Kutuplaşma artık gerçekleşmiş durumda.Yıllardır ülkenin kalkınması için mücadele eden insanlar için ne büyük düş kırıklığı.

‘İslamcılar ve laikler ‘.

Önümüzdeki günlerde bu kutuplaşma ve onun yarattığı sosyal sürtüşme bakalım neler çıkaracak karşımıza .


Semiyotik


Semiyotik, yeni bir bilim dalı. İşaretlerin yorumlanmasını, üretilmesini veya işaretleri anlama süreçlerini içeren bütün faktörlerin sistematik bir şekilde incelenmesini içeren bir araştırma sahası. Disiplinlerarası bir alan olan semiyotik, değişik işaret sistemlerine dayanan anlam ve bildirişim konularıyla ilişkili yeni bir bilimdir. Semiyotik terimi eski Yunanca’da işaret anlamına gelen semeîon kelimesinden gelir.
Kökeni tarihsel açıdan eski Yunan dönemi metinlerine kadar inmekle beraber, çağdaş semiyotik temelde iki kaynağa dayanır. Bu kaynaklardan birincisi İsviçreli Dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün Genel Dilbilim Dersleri başlıklı eseri, diğeri ise Amerikalı mantıkçı Charles Sanders Peirce’ün yazılarıdır.

Saussure langue olarak kabul ettiği dili bir satranç oyununa benzetir.
Langue /dil satranç oyunundaki kurallardır.
Buna karşılık parol/söz satranç oyuncusunun oynadığı kendine mahsus oyundur.
Satranç oyunu, parol/söz olarak kabul edilen dile karşılık gelecek şekilde oynanır.
Dil (Langue) herhangi bir bireysel isteğe veya tercihe bağlı değildir; dilin gayri şahsi yönüdür. İşlevlerini bağımsız olarak gerçekleştirir.
Dil(Langue) oluşturan ses değildir. Ses sadece düşüncenin aracıdır. Tek başına varlıktan yoksundur. Dil yetisinin hem bireysel tarafı hem de toplumsal tarafı vardır.
Bunlardan biri olmadan öbürü düşünülemez. Dil yetisinin kapsadığı şeyler ve çalışma şekli sosyal gelenekle belirlenir. Dildeki işaretlerin biçimsel ağına dayanan kurumsal bir tarafı vardır. Yerleşik bir sistem olduğu kadar, kendi içinde bir tekâmülü içerir.
Yani hem çağdaşın hem de geçmişin kurumudur.

Bu iki düşünür 20. yüzyılın başlarında, işaretin ne olduğuna yönelik teorilerini birbirlerinden bağımsız olarak biçimlendirdiler. Bu teoriler, yirminci yüzyılın ilk yarısından itibaren, birbirinden oldukça farklı pek çok disiplinin temelini oluşturmaya hizmet edecek şekilde gelişmiştir.

Semiyotiğin geliştirdiği kuramlar , edebiyat incelemeleri başta olmak üzere, antropoloji, görsel sanatlar, film incelemeleri vb. pek çok alanın temel inceleme yöntemi haline gelmiştir. Ayrıca felsefi tanımlamaları yoluyla disiplinler arası bir yöntemdir. Kültürel kodlar, gelenekler veya metni anlama süreçlerine göre düzenlenmiş işaretler sistemi olarak araştırılan her şey semiyotik incelemelerin konusu olmaktadır. Antropoloji,Mimarî, moda, edebî metin, mitoloji , resim,film,siyaset,tarih, vb. gibi pek çok farklı disiplin semiyotiğin geliştirdiği yöntemlerle incelenebilmektedir..

Erguvan Esintileri

ERGUVAN AĞACINA YAKIN YAŞAMAK

Kentlerin ağaçları vardır . Tokyo ‘nun kiraz ağaçları , Atlanta’nın şeftali ağaçları , Toronto ‘nun çınar ağaçları,Antalya’nın portakal ağaçları ,Ayvalık ‘ın zeytin ağaçları ve İstanbul ‘un erguvan ağaçları vardır. Kentler bu ağaçlarla kurulmuştur.Bu kentli olmak demek bu ağaçlara yakın yaşamak demektir.Kentlilerle ağaçları arasında sanki gizli bir anlaşma var gibidir . Kentlilerin özgür ruhlarının bayraklarında bu ağaçların dallarını görebilirsiniz. İşte ruhlarında bayrakları erguvan dalı taşıyanlar bu kentin çocuklarıdır .

İstanbul ‘da benim için yılın en renkli ve en neşeli zamanı erguvan ağaçlarının çiçek açtığı o aydır. Erguvan ağaçları çiçek açtığı zaman bu kent bana çok değişik görünür . Yılın on bir ayı sıkıntılı ,karamsar , nalet ve zaman zaman çekilmez olan kent, birden bire çok cana yakın , çok derin ve içinde yaşaması çok keyifli bir hale gelir . Bu duyguyla kentin zorbalıklarına katlanırsınız. Bu kentle bu denli uyumlu bir ağaç türü daha düşünemiyorum. Kimileri lale amblemini göstererek bana gülümsemişlerdir . Oysa lale bu toprakların bitkisi değildir .Lale ağaç ta değildir .

Bana göre gelincik batıya Hollanda’ya gelin gitmiş sonra , yılllar sonra ana dilini konuşamayan torunu laleyi İstanbul’a eğlenmeye yollamıştır .


Erguvan daha başka bir şeydir . Erguvan hem İstanbul hem de Bizans ‘ dır . Romalıdır , Osmanlıdır ve Türkiye dir. İmparatorlukların rengidir. Ayasofya’ya bakın , duvarlarında erguvan rengini görürsünüz.Surlara bakın yine erguvan rengini görürsünüz.

ŞİİRİN SİMGESİ ERGUVAN

Şiirlerinden erguvan ağacı geçiren şairlerimiz vardır . Fuzuli,Baki, ve daha niceleri.Benim anımsadığım iki şair ve erguvanlı dörtlükleri :

“Kim bilir ki dün’dür, ölgündür kalbimiz

Yollarsa her zaman biraz küskündür
Yokuşlarda ve inişlerde…
Zamandır seni sardığım kumaş
Bekledin örtünsün ki yavaş yavaş..
Erguvandın, kayboldun dile gelişlerde.”

Hilmi Yavuz

“Sevginin çoğul oğlu
Senin ülkende yalnız bütün özlemler
Bilirim yalnız orda, içtenlik, erinç, çoşku
Bayrağındaki bir tek çiçekli dalla
Orda uçsuz bucaksız
Olanca görkemiyle bir erguvan imparatorluğu.”

Edip Cansever

Kentin erguvan coğrafyasını araştırmak üzere yola çıkmadan önce ‘Erguvan Dostları Derneği ‘ başkanı ,bu kentin erguvan sorumlusu misyonunu üstlenen Hüseyin Bey ‘ i aradım . Erguvan ağaçlarını en iyi nerede görebileceğimizi sordum . Hemen sıraladı eksik olmasın . Tam zamanıymış. Onlar da boğazda tekneyle erguvan seyir turu düzenliyorlarmış. Bu Cumartesi 28 Nisan saat 15:00 de . En çok da boğazın iki yanında görebilirmişiz .

  • Üsküdar Fethi Paşa Korusu
  • Beykoz Çubuklu
  • Vaniköy Papaz Korusu
  • Aşiyan Tepesi
  • Piere Loti Tepesi
  • Mihrabat Korusu

Erguvan turuna çıktığımız fotoğraf sanatcısı Bülent Özgören ‘in fotoğrafını çekerek işe başladık. Fethi Paşa korusu gerçekten erguvan ağaçlarıyla dolu. Tam çiçek açma dönemi.Daha sonra sırasıyla turumuzu sürdürdük.Bir kaç saate sığacak bir yolculuk değil bu.

Erguvan gezimizin sonunda içimi bir hüzün kapladı. Artık erguvan ağaçlarının teker teker yok olduğunu görebiliyorum. Yıllar önce İstinye ‘den boğazın karşı kıyısına baktığımda erguvan ağaçlarının boğaza sarktığını görürdüm. Her geçen yıl eksiliyor erguvanlar.Ağaç tahribatı bu kentin giderek bir geleneği olma yolunda . Ağaçlar kimsenin umurunda değil. Betonlaşan kentimiz hızla renk kaybediyor . Tarihi doku dönüştürülüyor. İstanbullular buna bu yokoluşa ses çıkarmıyor.Acaba kaç İstanbullu bu konuya önem veriyor ?

Bir kültür başkentinde binlerce yıllık bir tarihi dokuyu keşfe çıkmak ve bu dokuyu yaşamak , bir kültürü güzel çiçekli bir ağaçla betimlemek . Erguvan ağacına yakın yaşamak ne kadar önemli ? Adını bu ağaçtan alan bir renk . Erguvan . Farsi bir kelime. Bir çok öyküsü var . Filistin ‘de de rastlanırmış erguvan ağacına .Ben bu konuda bir belge görmedim.

Gördüğüm tek şey erguvan ağaçlarının çiçeklerinin her yıl daha da azaldığı. Yarın ilk işim bir erguvan ağacı dikmek olacak . Gelecek yıl bu zaman o ağacın çiçek açması beni çok mutlu edecek.


Erguvan Ağaç Dikme Kampanyasına sponsor olun :

İstanbul ‘un her yıl azalan Erguvanlarını çoğaltmak için bir kampanya düzenlenmiştir . İstanbul ‘un belirli yerlerine erguvan ağacı dikilecektir .Ağaçlar sponsorların katkılarıyla belirli aralıklarla belediyelerle kararlaştırılan alanlara dikilecektir.Erguvan Sponsoru ,diktirdiği ağaçların nerede olduğunu ihtiva eden bir sertifika ile ödüllendirilecektir . Kampanyaya katılmak isteyenler aşağıda verdiğimiz hesap numarasına para yatırabilirler.

Erguvan Sponsoru : Mayc-Net Consulting

Garanti Bankası – Göktürk/Kemerburgaz ŞubesiYTL :479- 6299903 ; Dolar : 479-9099395

Erguvan Esintileri

ERGUVAN AĞACINA YAKIN YAŞAMAK

Kentlerin ağaçları vardır . Tokyo ‘nun kiraz ağaçları , Atlanta’nın şeftali ağaçları , Toronto ‘nun çınar ağaçları,Antalya’nın portakal ağaçları ,Ayvalık ‘ın zeytin ağaçları ve İstanbul ‘un erguvan ağaçları vardır. Kentler bu ağaçlarla kurulmuştur.Bu kentli olmak demek bu ağaçlara yakın yaşamak demektir.Kentlilerle ağaçları arasında sanki gizli bir anlaşma var gibidir . Kentlilerin özgür ruhlarının bayraklarında bu ağaçların dallarını görebilirsiniz. İşte ruhlarında bayrakları erguvan dalı taşıyanlar bu kentin çocuklarıdır .

İstanbul ‘da benim için yılın en renkli ve en neşeli zamanı erguvan ağaçlarının çiçek açtığı o aydır. Erguvan ağaçları çiçek açtığı zaman bu kent bana çok değişik görünür . Yılın on bir ayı sıkıntılı ,karamsar , nalet ve zaman zaman çekilmez olan kent, birden bire çok cana yakın , çok derin ve içinde yaşaması çok keyifli bir hale gelir . Bu duyguyla kentin zorbalıklarına katlanırsınız. Bu kentle bu denli uyumlu bir ağaç türü daha düşünemiyorum. Kimileri lale amblemini göstererek bana gülümsemişlerdir . Oysa lale bu toprakların bitkisi değildir .Lale ağaç ta değildir .

Bana göre gelincik batıya Hollanda’ya gelin gitmiş sonra , yılllar sonra ana dilini konuşamayan torunu laleyi İstanbul’a eğlenmeye yollamıştır .


Erguvan daha başka bir şeydir . Erguvan hem İstanbul hem de Bizans ‘ dır . Romalıdır , Osmanlıdır ve Türkiye dir. İmparatorlukların rengidir. Ayasofya’ya bakın , duvarlarında erguvan rengini görürsünüz.Surlara bakın yine erguvan rengini görürsünüz.

ŞİİRİN SİMGESİ ERGUVAN

Şiirlerinden erguvan ağacı geçiren şairlerimiz vardır . Fuzuli,Baki, ve daha niceleri.Benim anımsadığım iki şair ve erguvanlı dörtlükleri :

“Kim bilir ki dün’dür, ölgündür kalbimiz

Yollarsa her zaman biraz küskündür
Yokuşlarda ve inişlerde…
Zamandır seni sardığım kumaş
Bekledin örtünsün ki yavaş yavaş..
Erguvandın, kayboldun dile gelişlerde.”

Hilmi Yavuz

“Sevginin çoğul oğlu
Senin ülkende yalnız bütün özlemler
Bilirim yalnız orda, içtenlik, erinç, çoşku
Bayrağındaki bir tek çiçekli dalla
Orda uçsuz bucaksız
Olanca görkemiyle bir erguvan imparatorluğu.”

Edip Cansever

Kentin erguvan coğrafyasını araştırmak üzere yola çıkmadan önce ‘Erguvan Dostları Derneği ‘ başkanı ,bu kentin erguvan sorumlusu misyonunu üstlenen Hüseyin Bey ‘ i aradım . Erguvan ağaçlarını en iyi nerede görebileceğimizi sordum . Hemen sıraladı eksik olmasın . Tam zamanıymış. Onlar da boğazda tekneyle erguvan seyir turu düzenliyorlarmış. Bu Cumartesi 28 Nisan saat 15:00 de . En çok da boğazın iki yanında görebilirmişiz .

  • Üsküdar Fethi Paşa Korusu
  • Beykoz Çubuklu
  • Vaniköy Papaz Korusu
  • Aşiyan Tepesi
  • Piere Loti Tepesi
  • Mihrabat Korusu

Erguvan turuna çıktığımız fotoğraf sanatcısı Bülent Özgören ‘in fotoğrafını çekerek işe başladık. Fethi Paşa korusu gerçekten erguvan ağaçlarıyla dolu. Tam çiçek açma dönemi.Daha sonra sırasıyla turumuzu sürdürdük.Bir kaç saate sığacak bir yolculuk değil bu.

Erguvan gezimizin sonunda içimi bir hüzün kapladı. Artık erguvan ağaçlarının teker teker yok olduğunu görebiliyorum. Yıllar önce İstinye ‘den boğazın karşı kıyısına baktığımda erguvan ağaçlarının boğaza sarktığ
ını görürdüm. Her geçen yıl eksiliyor erguvanlar.Ağaç tahribatı bu kentin giderek bir geleneği olma yolunda . Ağaçlar kimsenin umurunda değil. Betonlaşan kentimiz hızla renk kaybediyor . Tarihi doku dönüştürülüyor. İstanbullular buna bu yokoluşa ses çıkarmıyor.Acaba kaç İstanbullu bu konuya önem veriyor ?

Bir kültür başkentinde binlerce yıllık bir tarihi dokuyu keşfe çıkmak ve bu dokuyu yaşamak , bir kültürü güzel çiçekli bir ağaçla betimlemek . Erguvan ağacına yakın yaşamak ne kadar önemli ? Adını bu ağaçtan alan bir renk . Erguvan . Farsi bir kelime. Bir çok öyküsü var . Filistin ‘de de rastlanırmış erguvan ağacına .Ben bu konuda bir belge görmedim.

Gördüğüm tek şey erguvan ağaçlarının çiçeklerinin her yıl daha da azaldığı. Yarın ilk işim bir erguvan ağacı dikmek olacak . Gelecek yıl bu zaman o ağacın çiçek açması beni çok mutlu edecek.


Erguvan Ağaç Dikme Kampanyasına sponsor olun :

İstanbul ‘un her yıl azalan Erguvanlarını çoğaltmak için bir kampanya düzenlenmiştir . İstanbul ‘un belirli yerlerine erguvan ağacı dikilecektir .Ağaçlar sponsorların katkılarıyla belirli aralıklarla belediyelerle kararlaştırılan alanlara dikilecektir.Erguvan Sponsoru ,diktirdiği ağaçların nerede olduğunu ihtiva eden bir sertifika ile ödüllendirilecektir . Kampanyaya katılmak isteyenler aşağıda verdiğimiz hesap numarasına para yatırabilirler.

Erguvan Sponsoru : Mayc-Net Consulting

Garanti Bankası – Göktürk/Kemerburgaz ŞubesiYTL :479- 6299903 ; Dolar : 479-9099395

Batıda Neler Okunuyor ?


J.R.R Tolkien ‘in oğlu Christopher Tolkien ,babasının notlarına dayanarak yazdığı ‘Hurin ‘İn çocukları ‘ adlı kitabını yayınlamış.

Babasının 1919 yıllarında kaleme aldığı notları uzun yıllar boyunca gece gündüz çalışarak derlemeyi kendine bir vasiyet addeden oğul Christopher nihayet zoru başarmış. Elrond Meclisi’nden 6000 yıl önce Orta Düya’da geçen mitolojik öyküde bu kez Hobitler yok . İnsanlar,Elv’ler ,Orglar ve kötülükler prensi Morgoth var.

Tolkien ‘in tüm eserlerinde kullandığı esin kaynağı Kuzey Avrupa Mitolojik öyküleri tüm kitaplarına damgasını vurmakta. Özellikle ‘ Eddan ‘ adlı İskandinav epik destanı gizemli Orta Dünya ‘nın kapılarını açmakta. Öykünün kahramanı Turin , yine mitolojik bir isim. Küçük yaşta başına gelen trajik bir kaçırılma olayıyla 9 yaşında , hamile annesiyle Elv ‘lere sığınmak zorunda kalır . Babası Lord Hurin Morgoth prensi tarafından kaçırılmış ve esir alınmıştır .Elvler arasında büyüyen Turin ve kızkardeşi ve onların trajik öyküsü Tolkien ‘in mitolojik orta dünyasında onu seven okuyucularını bekliyor . Bakalım Türkçeye ne vakit çevrilecek .

THE CHILDREN OF HÚRIN
By J.R.R. Tolkien

(Edited by Christopher Tolkien
Houghton Mifflin. 313 pp. $26